![]() |
| |||||||
| Türk Dünyası Ve Kültürü Türk Dünyası Ve Kültürü |
![]() |
| | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
| | #1 | |
| .ஐ ignorance is bliss ஐ. ![]()
Mesajlar: 4.600
Teşekkür Etme: 815
326 Mesajina 559 Defa Tesekkur edildi
Blog Yazıları: 32
Tecrübe Puanı: 24135557 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Edebi Kültür ve Sanat Yazı ve Matbaa Kendilerine mahsus yazıları olduğun kesin olarak bildiğimiz Türk kavmi 8. asırdan kalma kitabeleri ile, Göktürkler’dir. Fakat Türkler’in daha önceki çağlarda da şüphesiz yazıları vardı. Zira çok geniş sahalara yayılmış büyük imparatorluklarını yazı olmaksızın idare etmek müşküldü. Ne kadar yazıktır ki, eskir Türk kültür yadigarlarının çoğu gibi, yazılı vesikalar da bozkırların fırtınalı girdabında kaybolup gitmiştir. Nitekim kaynaklarda bunu doğrulayan bazı işaretlere tesadüf edilmektedir. Göktürkler’den önce Ak-Hunlar’ın yazılar vardı ve bu, Göktürkler’inki gibi idi. Bizanslı tarihçi Prokopios’a göre (6. asır) Oğur boyları kendi yazılarını da kullanırlardı. Oğurlar’ın yazıyı bildikleri, dillerinde “yazı kelimesinin bulunmasından da bellidir. İstemi Yabgu’nun 568 yılında Bizans imparatoruna yolladığı mektup “iskit” (Türk) yazısı ile idi. 576’larda T’a-po Kagan için Çince bir Budizm kitabının Türkçe tercümesi yapılmıştı. Priskos hatıralarında Hun katiplerinin kendi dillerinde yazdıkları metinleri Attila’ya okuduklarını söyler ki bu, Altheim’e göre Avrupa Hunları’nın kendi yazılarını mevcut olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Orhun alfabesine nispetle daha az gelişme kaydetmiş olan Tun Bulgarları yazısı, bu Hun yazısının bir devamından ibarettir ve demek ki 4. asırda doğudan Avrupa’ya gelen Hunlar yazılarını da birlikte getirmişlerdi. Asya Hun yazısı oldukça yaygın görünüyor. Çin yıllıklarında şöyle haberler vardır: “Uygurlar’ın ataları Kao-kü’ler Çince yazarlar, fakat Hunca da yazarlardı... Klasikleri Hun dili ile okurlardı...”. “Hua-guo’lar dış ticaret işlerinde koyun derisi üzerine Hun yazısından istifade ederler”. Buna rağmen daha sonraki devirlere ait bazı Çin yıllıklarında Hunlar’ın yazısı olmadığı veya Göktürkler’in bazı yazı bilmediklerine dair haberler Türkler’in Çince okuyup yazma bilmedikleri şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim son haberden aşağı yukarı 40 sene kadar önceki bir kayıtta Göktürk yazısının milattan önceki çağlardan kalma bazı örnekleri ortaya konmuştur. Isık Göl civarında 1970’te açılan Eksik Kurganı (Altun elbiseli adam’ın mezarı)’nda ele geçen bir gümüş çanak içindeki Orhun alfabesi ile yazılı iki satırlık kitabe M.Ö. 5-4. yüzyıllar olarak tarihlenmektedir. Ayrıca Tanrı Dağlarında Kurday mevkiinde M.Ö. 2. yüzyıla ait Tür yazılı (5harfli) diğer bir kitabe bulunmuştur. İlerideki araştırmalar bu örnekleri çoğaltacağa benzemektedir. Göktürk yazısının kaynağı hakkında birçok görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en fazla itibar göreni Orhun kitabelerini ilk çözmeğe muvaffak olan (26 kasım 1893) Danimarkalı Bilgin V. Thomsen tarafından ileri sürülen, eski Aramî alfabesine bağlanma idi. Fakat son zamanlarda, Orhun yazısı ile “Armazîque” (Kuzey-İran-Kafkas’da M.Ö.2. asırn ilk yarısı) denilen yezı nevi arasında daha kuvvetli irtibat kurulmak istenmiştir. Bununla beraber aradaki münasebet pek zayıf görünmektedir (Türk alfabesinin 38 harfine karşılık “Armazique” de 22 harf vardır ve aralarındaki şekil yönünden benzerlik ancak 10 harfe inhisar etmektedir). Islavlar, İranlılar, Çinliler, Hindliler ve Moğollar “runique” karakter kullanmamışlardır. Göktürkler harflerine karakteri bakımından (runique) yakın düşen alfabe eski Germen “run”larıdır ki bu ikisi arasında da, Altheim’in ifadesi ile, “ne tarihî, ne de linguistique bir ilgi kurmak mümkün değildir”. O halde en makul yol Türk yazısının kaynağıni yine Türk çevresinde aramaktır. Orhun alfabesi Orta Asya’dan etrafa yayılarak, çeşitli bölgelerdeki izlerine ve vesikalarına göre Uzak-Doğu’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan sahada, ortak bir yazı vasfını kazanmış görünmektedir. Uygurlar kitap basma tekniğini de biliyorlardı. Bu 8. asrın 2. yarısından beri Çin’de mevcut sayılan “blok” usulü yani bir nevi teksir değil, fakat çağdaş matbaanın esasını teşkil eden müteharrik harf sistemi idi. V. Le Coq ve Grüwedel 1902-1907 yıllarındaki araştırma gezilerinde Turfan’da Uygur dilinde sert ağaçtan yapılmış, yüzlerce harf bulmuşlardı. Sonra (1906-1909) P. Pelliot’nun Tun-huang’da tesadüf ettiği Türkçe harfler dünyada matbaa tipi hurufatın en eskileridir. Nihayet Uygur yazısı Moğollar tarafından kullanılmış, Timurîler devrinde resmi yazılar, Altun Ordu devrinde “yarlıg”lar, 15. asır ortalarına kadar Orta Asya’da ortak yazı olan Uygur yazısı ile yazılmış ve bu günkü Mançu ve Kalmuk yazılarının esasını teşkil etmiştir. 981 yılında Uygur hakanı Arslan Han’ı başkentinde ziyaret eden Çin elçisi Van-yen-tö’nün kaleminden Doğu Türkistan Uygurları’nın, saray, kültür, sosyal ve iktisadî hayat ve durumları hakkında dikkat çekici tasvirler verilmektedir Sanat Her kültürün olduğu gibi Bozkır kültürünün de kendine mahsus bir sanat anlayışı vardır ve bu anlayış birçok eserler vermiştir. Bunlar hayat şartlarına uygun olarak ve hayvanlarla yakın ilginin tesiri ile, taşınabilir malzeme üzerine işlenmiş “Hayvan üslubu” (Aminal stiyle) mahsulleridir. Eski Türkler’in, altun ve gümüş gibi kıymetli madenlere tatbik ettikleri sanat eserleri ve hükümdarların otağlarına, tahtlarına ve Türk topluluğunun zevk inceliğine dair, 518 yılında kuzey Hindistan’da Ak-Hun hükümdarı Mihiragula’yı ziyaret eden Çinli Sung-yun, 568’de İstemi Kağan’ı Tanrı dağlarındaki Altun Dağ mevkiinde ziyaret eden Bizanslı elçi Zemarkhos ve 629 senesinde Batı Göktürk Hakanı Tong Yabgu’nun misafiri olan Budist rahip Hiuen-Tsang vb. nin müşahedelere dayanan hatıra notları ziyadesiyle ilgi çekicidir. Fakat Türkler’in Kül-Tegin ve Bilge Hakan’ın anıt-kabirleri nevinden bazı eserlere de sahip oldukları malumdur. Her iki abidenin inşasında duvarlarına kahramanın savaşlarını canlandıran tasvirlerin yapılmasında Çin’den gönderilen saray sanatkar ve ressamlarının emeklerinin geçtiği kesindir. Bunu hem Çin kaynakları, hem de kitabeler teyit etmektedirler. Çin imparatoru her iki abideye Çince birer kitabe de ilave edilmesini arzu etmişti. Ancak ölülerin hatıralarına kitabe dikilmesi ve sanatkarâne yapılar inşa edilmesi o çağda Türkler için bir yenilik değildi. Nitekim aynı Çin kaynakları Göktürk Devleti’nin daha başlangıç yıllarında (553) umumî bilgi verirken şu açıklamayı yapıyorlardı: “... kabir üzerine bina inşa ederler, bunun duvarlarına ölünün şahsını ve hayatta iken katıldığı savaşlardan sahneleri renkli olarak işlerler... Mezarlara ölünün kimliğini bildiren kitabe dikerler...” “Türk büyüklerinin hatıralarının gelecek nesillerde muhafaza edilmesi için kitabeler yazıldığı hususuna Omurtag Han’ın (814-831) Tırnova kitabelerinde de temas edilmiştir. İlgili tabirlerin, Türkçe oluşları da bunu gösterir: bengütaş (Abide, anıt) bitigtaş (kitabe), bark(anıt-kabir), bedizci (ressam ve nakışcı) vb. Fakat Kül-Tegin ve Bilge “bark”ları mahvoldukları (veya ilmî kazılar henüz yapılmadığı) için mimari ve süslemede Çin ve Türk unsurlarını tespit etmek imkansızlaşmakta, bozkır güzel sanatlarının bu sahalardaki hususiyetleri ortaya konamamaktadır. Şimdilik bildiğimiz, bir Türk askerinin mezarında ele geçen ve “Türk ırkının bütün hatlarını ortaya koyduğu” iddia olunan bir heykel ile, II. kitabenin bulunduğu yerde, 1958’de yapılan kazıda ortaya çıkarılan Kül-Tegin’in çok güzel yontulmuş mermer büstü ve kaba bir kadın heykelidir. Kül-Tegin’in büstü gerçekten Türk çehresini saf biçimi ile gösteren bir sanat eseridir. Bulgaristan’daki Kurum Han’ın bozkurtlu kaya kabartması da bu eski geleneğin devamından ibarettir. İnsan şeklinde çok kaba yontulmuş, hantal taşlar olan “balbal”ları ise sanat eseri saymak doğru olmaz. Bunlar kabirde yatan hayatta iken savaşta öldürüldüğü ve öteki dünyada kendisine hizmet edeceğine inanılan kimseleri temsil eden dinî mahiyette işaretlerdir. Bu inanç Bulgar Türkleri’nde ve Macarlar’da da görülür. Orta Asya Tuna arası bozkırlarda bol sayıda tesadüf edilen, ön taraftaki sağ ellerindeki birer bardak tutar şekilde yontulmuş “taş-nine”lerde de bir sanat endişesi bahis konusu değildir. Bozkır Türkleri’nde renkli taş ve gümüş kakmacılık, halı ve kilim dokumacılığı, gergef işçiliği ve otağcılık sanatlarının çok ileri olduğunu da belirtmemiz gerekir. Müzik Eski Türk topluluk hayatında müziğin mühim bir yeri vardı. Yukarıda Priskos’a dayanarak büyük müzikli ziyafetinden bahsettiğimiz Attila, sefer dönüşünde başkente girerken, saflar halinde dizilmiş güzel giyimli Hun kızlarının söyledikleri Hun şarkıları ile karşılanmıştı. Attila Burgond kralına bir Hun orkestrası göndermişti. Çin kaynakları 28 çeşit Hun halk türküsünden bahsetmişlerdir. Çinliler Asya Hun sazlarından bazılarını Kung-hu, Bi-li, P’i-pa, P’e-li, Ku-sie adları ile zikrediyorlar. Fakat bunların telli mi nefesli mi oldukları bilinmiyor. Ayrıca Türkler’de askerî muzıka (bando, mehter’in ilk şekilleri) yaygındı. Göktürk Uygur bandolarında şüphesiz davul başta olmak üzere, çeşitli borulu çalgılar da bulunuyordu. Eski Türkler söyledikleri besteye ır (veya yır), sazlarla çalınan melodiye bu kög ve ır’lardan her gün 9 tanesinin icrası gerekirdi. Bu hakimiyet alametlerinden idi. Türk müzik alatleri arasında Çinliler’in Hyu-pu adı ile zikrettikleri kopuz, şüphesiz bozkır Türk folklorunda çok mühim yeri olan bir çalgı idi. Destanlar, kahramanlık menkıbeleri, milletin neşeli ve acı gün hatıraları, aşk türküleri, saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi. Asya Hunları’ndan beri bütün Türkler arasında en çok tanınmış olduğu anlaşılan bu basit, fakat tatlı sesli saz, kopuz adı ile Uygur metinlerinde ve DLT’de geçer. Türkler’in bulunduğu her yerde mevcut olan kopuz, atalarımızla birlikte Mısır, Suriye, Balkanlar, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Almanya’ya da girmiş ve oralarda koboz, kubos, kobzo, kopus vb. gibi adlar altında çok sevilen sazlardan biri olmuştur. Bozkır Türk tarihi boyunca bize intikal eden yegâne müzik aleti, bilindiği üzere, Macaristan’da ele geçen Avar Çifte kavalıdır. Zaman Hesabı Eski Türkler’in zaman hesabı da tabiatıyla Bozkır kültürünün izlerini taşımakta idi. Eski Türk takvimi, her biri bir hayvan adı ile anılan “ 12 yıllık” devre esasına dayanıyordu. Yılların adları şöyle idi. 1. yıl sıçkan, (fare), 2.ud (sığır-öküz), 3. pars, 4. tabışkan (tavşan), 5. lu( ejder), 6. yılan, 7. Yunt (at), 8. koy (koyun), 9. biçin (maymun), 10. takagu (tavuk), 11. it, 12. tonguz (domuz). Bir yılda 12 ay vardı. Aylar birinç (birinci) ay, ikinç, üçünc vb. diye adlandırılmıştı. Bir gün 12 kısım sayılıyor ve her kısma “çağ” deniyordu. Yıl 365 gün, 5 küsür saat itibar edilmekte idi. Günün başlangıcı gece yarısı idi. Yılbaşı Ocak-Şubat aylarına rastlardı. Aslında ay yılına dayanan bu “12 hayvanlı Türk Takvimi’nin Göktürler zamanında, görüldüğü üzere, güneş yılına çevrildiği söylenmektedir. Kaynağı çok eski olması gereken, ayrıca 12 yıllık devrenin 5 katı 60 yıllık devreler olarak da faydalanılan bu takvim, Göktürkler’de, Uygurlar’da, Batı Türkleri’nde (Bulgarlar) ve muhakkak ki Hunlar’da kullanılmış olup, hem zaman, hem coğrafî yönden çok yaygın bir sistem gibi görünmektedir. Göktürkçe kitabeler Uygur kitap ve hukukî vesikaları, Bulgar kitabeleri ve “Bulgar hakanları listesi” hatta Manas destanındaki bazı hadiseler bu takvimle tarihlenmiştir. İslam kaynaklarında, 14-15. asırlarda “Tarih-i Türkî” veya “Sal-i Türkan” adı altında zikredilen bu eski Türk takvimi, son zamanlara kadar Orta Asya’da kullanılmıştır. Düşünce ve Ahlak Eski Türkler’in bozkır coğrafyasında, at ve demir üzerine kurulu, kendilerine has bir kültür ortaya koydukları herhalde anlaşılmış bulunuyor. Fakat bu demirin ve atın mevcut olduğu her yerde böyle bir kültürün doğup geliştiği manasına gelmez. Nitekim sonraki asırlarda, hem de aynı coğrafî bölgede, her iki unsura sahip olan başka kavimler, farklı kültür tiplerinde yaşamağa devam etmişlerdir. Çünkü bir kültürün meydana gelmesi için yalnız maddî imkan ve iktisadî faktörler kafi değildir. İnsan unsuru da bunda tesirli olur. Aynı şartlar içinde yaşayan çeşitli toplulukların kültürlerinde görülen farklar, insan gruplarının sosyal telakki ve psikolojilerinde ayrılıklardan ileri gelir. Buna göre de, bozkır kültürünü yaratan Türkler’in kendilerine mahsus bir düşünce sistemi ve ahlak anlayışına sahip olmaları lazımdır ki, bu müsbet ilim yönünden şöyle açıklanabilir: Eski Türkler’e at, insan ruhunu okşayan iki beşeri imkan sağlamıştır: At üstünde insanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi ve atın sürati sebebi ile, kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme iştiyakının tatmini. Bozkırlı Türkler tarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak görünürler. Birincisi, yani üstünlük duygusu, eski Türk’te, O. Menghin’in ifadesi ile “beylik gururu (Herrenstolz)’unu yaratıyor, ikincisi de geniş ufuklara hükmetme arzusunu kamçılıyordu. Bunu fiiliyat sahasına çıkarmak için gerekli araç ise elde idi: demir. Hükmetme isteği aslında bir içgüdü olup, her insanda vardır ve şuur altı bir kuvvet olarak yaşar. Bu içgüdünün aynı zamanda ilk fırsatta başkalarını sömürmek için de bir vasıta vasfı taşıdığını dünya tarihi gösteriyor. Bazı milletleri bu yola sürükleyen husus, onlarda “Beylik gururu”nun eksikliğidir. Beylik gururu, sadece öğünme vesilesi olan basit bir psikoloji değildi. Asıl özelliği karşılık beklemeden koruyucu olmasıdır. Bu ise hüküm altına alınmış insanları sevmeği gerektirir. İnsan sevgisinden doğan koruyuculuk adalet, hürriyet ve eşitliği getirmiştir. Türkler’in tarihte çeşitli kavimleri idare etmekte gösterdiği başarıların kaynağını burada aramak gerekeder ve muhakkak ki, Türkler insan psikolojisini en iyi bilen, anlayan ve bu sahada Antikçağ medeniyetinin temsilcilerini bile çok geride bırakan bir millettir. Buna Türk’ün “gerçekçiliği” denilebilir. Hükmetme duygusu + insan sevgisi + gerçeklik şeklinde özetlenebilecek eski Türk düşüncesinin temellerini ahlak prensibi yapmış, yani hayatında düstur edinmiş insana eski Türkçe’de “alp” denirdi. Türkçe’de her erkek cesur kişidir, fakat alp, yiğit insan demektir. Kanun, hak anlayışı devletin saygı göstermesi gibi manevi değerlerle, cesaret verici mücadele ruhunu teşvik edici “ad verme” ve “and içme” gibi gelenekleri ile “alp”liğin devamı sağlanıyordu; eski Türk topluminde yalancılıktan da nefret edilirdi. Eski Türkler, doğruya, hürmetkâr ve kanuna riayetkâr idiler, buna göre de “nizamcı” bir toplum teşkil ediyorlardı. Nizamcı ve gerçekçi Türk kafası vehimlerden, hayâlata dalmaktan hoşlanmadığı için, nazarî ve metafizik konularla meşgul olmamıştır. 11. asırda yazılan Türk siyaset kitabı Kutadgu-Bilig bile, yalnız zihinde mevcut nazariyatın bir ifadesi değil, Türk topluluğunda tatbik sahası bulan hak, adalet, devlet kavramlarının açıklanmasıdır. Eski Türk’ün fiilen yaşanan faal hayata karşı duyduğu tutkunluk, Türk düşüncesini “mantık ve bilgi teorilerinden” ziyade ahlak ve devlet felsefesine sevk etmiştir. Bu düşünce tarzı, aralıksız hareketler arenası halinde görünen Türk tarihindeki iş (action) süreci ile birleşince, hak ve adalet anlayışı ışığında üniversal mahiyette cihan hakimiyeti fikri doğmuştur. “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” insanları “töre” himayesine almak şeklinde özetlenebilen Türk dünya hakimiyeti ülküsünün destanlarda, efsanelerde ve yazılı kaynaklarda yer almış izleri vardır. Destanlar ve efsaneler Türk bozkır hayatının – sonsuz mücadelelerle dolu- hatıralarını taşıyan bu çok zengin edebiyat nev’inde kurt’tan türeme, gökten inen ışıktan olma, “Bozkurt”, “Kutlu Dağ” vb. efsaneleri, Türk halkının ızdırap ve iştiyaklarını dile getiren motifler olarak görülür. Türkler’in batı kolunda geyik de fevkalade kudretle donatılmış olarak rehberlik vazifesi yapar (“sihirli geyik”). Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Gök-Türk hükümdar sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi (Çin kaynaklarındaki rivayetler). 6-7. yüzyıllarda Türk halk çevresinde kurt-ata inancı çok yaygındı. Taşlar üzerine bunu tasvir eden kabartmalar yapıyor (Bugünkü Moğolistan’da Bugut mevkiinde, 578-580lerden kalma, kitabeli mezar taşı) ve Gök-Türk hakanları atalarının hatırasına hürmeten otağlarının önüne altun kurt başlı tuğ dikiyorlardı. Böylece Kurt-başlı sancak hakanlık alameti olmuştu. Ancak bu telakki çok eski bir Türk geleneğinin devamı idi. Kurttan türeme inancı Asya Hunları’nda , hatta o tarihlerde batı Türkistan’da oturan Vu-sun’larda da yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaçlar’da da vardı. Tabgaç ülkesinde “kurt dağları”, “kurt nehirleri” ve kurt dağının bir tanrısına ait tapınak bulunuyordu. Uygurlar’ın diğer bir menşe efsanesi, bunları da kurt’a bağlıyordu. Türkler’le kurt’un efsanevi ilgisi İslam ve Süryani kaynaklarında da akisler bulmuştu (Gardizi, Mucmal al-Tavarih va’l-kısas, Süryani Mihael). Kurt’un Türkçe’de asıl adı Böri’dir ve bu manası ile kelime Orhun kitabelerinde, Uygurca vesikalarda, ve Oğuz Kagan destanında geçer. Çin kaynakmarında, “fu-li” şekli ile yer adı, şahıs adı, kavim, soy adı vb. olarak çok zikredilir. Ünlü Tabgaç hükümdarı Tai-wu (424 – 452)’nun lakabı Fo-li (=Böri) idi. Gök-Türk hakanlığının merkez ordusu mensuplarına da “Böri” deniyordu. Türkler arasında kurt’a verilen büyük ehemmiyet asrımızın başlarına kadar devam etmiştir. Etnoloji ilmine göre kurt motifi Türkler için “tipik”tir, yani başka kavimlerde görülmeyen bir etnografik bilirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk aslından olmayan bazı kavimler “kurt’tan türeyenlerden değildir” şeklinde ayırt edilmiştir. Türk destanlarında kurt, ayrıca yol gösterici buhranlı anlarda imdada yetişen bir varlık olarak görünür ve meşhur “Bozkurt” destanı bu motifi hikaye eder. Türkler’den Moğollara geçen ananeler arasında bu destan da vardır. Uygurların “Kutlu-dağ” efsanesinde kurt, ülkeye bereket ve saadet getirdiğine inanılan kutlu bir taşın Çinliler’e verilmesinden sonra uğursuzluk çöken memleketin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni yurt arayan Uygurlar’a rehberlik etmiştir. Badıda (13. yüzyıl) Kumanlar’da yardımına başvurulduğuna dair kayıtlar bulunan kurt’un rehberlik rolu de M. 2. asır ortalarına kadar gitmektedir. 160-170 yılları arasında, yerlerinden ayrılmağa mecbur kalan Tabgaçlar’ın ataları (Hunlar) “garip yaratılışlı” bir hayvanın rehberliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi. Göçü T’ui-yin adlı bir başbuğ idare etmişti ki, Çince olmayan bu ad Türkçe’de “bir yandan diğer yana geçen” manasındadır. Göktürkler’deki kurt=aşına adı da (şimdiye kadarki okunuşları: Asina, Zena, Aşina, Çino vb.) “tipik” olduğunu belirttiğimiz kurt ile ilgili, Moğollar ve diğer Asya kavimleri arasındaki efsane, masal ve hikayelerden başka, eski Roma Romus-Romulus efsanesi ve Ortaçağ İtalya’sında, Papa Leon, St. Lupus efsanelerinde vb. Türk tesirine işaret edilmiştir. Daha sonraki geniş araştırmalar da bu görüşü takviye eder mahiyette bulunmuştur, zira Yunanistan’dan Finlandiya’ya kadar bütün Avrupa ve Amerika, Hindistan masal ve hikayelerinde kurt’un, tıpkı Türkler’de olduğu gibi, iki fonskiyon (ata ve rehber) icra ettiği anlaşılmış, neticede, “köpek mitolojisinden daha eski olan kurt mitolojisinin, prehistorik çağlarda Orta Asya’dan dünyaya yayıldığı” kanaatine varılmıştır. En büyük ve eski Türk destanı olan Oğuz hakan destanında, Bozkurt, semavî ışık ve geyik bir arada görülmektedir. Oğuz, mücadele ettiği canavara karşı geyiği yem olarak kullanmış, gökten bir ışık demeti içinde inen kız ile evlenmiş ve yine gün ışığında peydahlanan Bozkurt öncülüğünde dünya fütuhatına çıkmıştır. Bulgaristan’da Madara’daki ünlü kaya kabartmasında bir süvari biçiminde gösterilen muzaffer Krum Han’ın yanında normal büyüklükteki kurt tasviri Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenişinden başka bir şey değildi. Hala çeşitli ülkelerdeki Türkler arasında söylenen masal ve halk hikayelerinde uğur niteleme edilen bozkurt, hem ata, hem de kurtarıcı –rehber vasıfları ile bütün Türkler’ce kutlu sayılmış ve Türklüğün millî sembolü payesine yükselmiştir. Eski Türk destanlarından biri de efsanelere karşı ünlü kahraman Tunga Alper ile ilgilidir. Şair Firdevsî (11. asır)’nin Şehnamesi’nde Afrasyab diye anılan, İran Turan mücadeleleri ve bu Türk başbuğunun hatırası asırlarca Türkler arasında yaşamış, Göktürkler’de, Uygurlar’da adına “yoğ”lar tertip edilmiş, bazı büyük Türk hükümdar aileleri (Karahanlılar, Uygurlar, Selçuklular) kendilerini ona nisbet etmişlerdir. Türkler’in bozkır hayatını anlatan diğer meşhur bir destanı da “Alp’ler devrinin tipik kahramanı” Manas’ın destanıdır. Eski Oğuz Destanları’ndan bir parça kabul edilen “Dede Korkut” Kitabı da Bozkır Türk topluluğunun, teşkilat, sosyal bünye, örf ve geleneklerini aksettirmesi itibarıyla destan edebiyatımızda mühim yer tutar. Başlıcalarını zikrettiğimiz destanlar ve efsaneler eski Türkler’de canlı bir halk edebiyatının varlığı ortaya koyar. Ancak, bir iki kayıt dışında bunlara ait yazılı metinler bize kadar gelmemiştir. Priskos, Attila tarafından Bizans elçilerine verilen ziyafette Hun müzisyenlerinin refakatinde Hun halk türkülerinin söylendiğini yazar. Yas törenlerinde söylenen lirik matem şiirleri olan “sagu”lar da Türk hak edebiyatının mühim bir kolu idi. Attila’nın ölümü üzerine hun kopuzcularının söylediği ağıtlardan birinin, Jordanes (6.asır) tarafından Latince tercümesi verilmiştir. Çin yıllıklarında da, Asya Hunları’na ait, 4. yüzyıldan kalma 4 mısralık Türkçe bir manzume zapt edilmiştir. Orhun kitabelerinin (731-735) metnini Yolug Tegin hazırlamıştır. Bir görüşe göre de, kendi kitabesinin metnini bizzat kaleme aldığı ileri sürülen Tonyukuk, Yolug Teginden önce yer almakta ve Türk edebiyatının şahsiyeti belli ilk siması kabul edilmektedir. Adı bizce bilinen ilk Uygur şairi Aprınçur Tegin’dir (Fakat şiirleri, maniheizm ile ilgilidir). Bunlara ilaveten, Kaşgarlı Mahmud’un bahsettiği bozkırlı Türk şairi Çuçu zikredilebilir. alıntı.. | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
| |
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Kıbrıs'ta Kültür - Sanat , Kıbrıs'ta Kültür - Sanat Hakkında | Boramir!! | Türk Dünyası Ve Kültürü | 0 | 08-30-2008 01:59 |
| Osmanlı da İlim,Kültür ve Sanat Hayatı , Osmanlı da İlim,Kültür ve Sanat Hayatı Hakkı | Boramir!! | Türk Dünyası Ve Kültürü | 0 | 08-01-2008 22:15 |
| Türklerde Siyasi Kültür, Türklerde Siyasi Kültür Hakkında, Türk Kültüründe Siyaset | Boramir!! | Türk Dünyası Ve Kültürü | 0 | 07-11-2008 00:57 |
| Kültür Nedir? Kültür Tanımı, Kültür Hakkında | küppra | Nedir | 0 | 06-02-2008 17:57 |
| Edebi Akımlar Nedir? Edebi Akımlar Hakkında, Edebi Akımlar Anlatımı | Misafir | Edebiyat | 0 | 11-19-2007 22:05 |
Forumumuzda yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız İletisimden bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
Contact- İletişim Gizlilik Bildirimi Forum Kurallarımız