![]() |
| |||||||
| Türk Dünyası Ve Kültürü Türk Dünyası Ve Kültürü |
![]() |
| | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
| | #1 | |
| .ஐ ignorance is bliss ஐ. ![]()
Mesajlar: 4.600
Teşekkür Etme: 815
326 Mesajina 559 Defa Tesekkur edildi
Blog Yazıları: 32
Tecrübe Puanı: 24135557 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | "Yrd. Doç. Dr. Kemal KOÇAK* Tarih anlayışı, ( tarihi anlama / anlatma biçimi veya anlama gücü ) konusunda benimsenen düşünceler ve inançlar incelenirken, geçmişin tanımlanmasında belirleyici rol oynayan siyasî kültürün göstergesi siyasî iktidarın niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Islâhat, inkılâp, ihtilâl, devrim gibi kavramlarla ifade edilen büyük değişme ve gelişmeler, o ülkede yaşayan bir topluma yeni bir kimlik kazandırır. Böylece, o toplumu tanımlamanın ve tanımın unsurları da değişir. Tarih de değişme ve gelişmelere paralel olarak tamamen veya kısmen değişikliğe uğrar. Tarih anlayışında yeni akımların meydana gelmesi, büyük ölçüde / genellikle siyasî düşünce akımlarına paralel bir gelişme sonucudur. Osmanlı tarih yazıcılığının 15’inci yüzyılın sonunda yükselme göstermesi “ büyük bir imparatorluk kurma sonucu “ ile bağlantılı görülmektedir . 19’uncu yüzyıl Fransız tarih yazıcılığının ana özelliği Fransız İhtilâli’nin yoğun etkisi altında şekillenmesidir. Fransa’da tarih yazımına ilham teşkil eden siyasî düşünce akımları içinde en etkili olanı milliyetçiliktir. 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren Herder, Ranke, Michelet, Treitschke ve Croce gibi ünlü tarihçiler, Avrupa ülkelerini ve devletlerini bir çözümleme birimi olarak ele alıp çalışmaya başladılar. Böylece, tarih yazıcılığının tarihi de “ historiografi “ adı altında gelişerek bir disiplin niteliği kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde çağdaş tarih yazıcılığı, 19’uncu yüzyılın sonlarında milliyetçi uyanışlara paralel biçimde gelişmiştir. Millet-devlet aşamasına geçilmesi ile tarih yazıcılığının yeniden başlamasının eş zamanlı olduğu söylenebilir. İlk çağlardan bugüne kadar tarih yazıcılığında, “ zaman “, “ süreklilik “ ve “sabitlik “ kavramları belirleyici olmuştur. Avrupa ve Osmanlı tarih anlayışlarında, hangi özelliklerin bu kavramlar çerçevesinde benzer / ortak veya farklı olduğunu ortaya koymak gereklidir. Resmî tarih kitaplarına, farklılık ve devamlılıklar yansıtılmıştır. Bu yaklaşımda, Osmanlı tarih anlayışı ile Avrupa’ dan uyarlanan bazı akımlar uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Türk tarih anlayışını özellikle Fransız ve Alman tarihçiliğinde görülen romantik, idealist, pozitivist ve tarihî akımlar etkilemiştir. Alman ve Fransız tarihçiliğinin etkisi “ kendi kaderini tayin hakkı “na dayanan “ ezilen kültür “ anlayışı ile “ hâkimiyet milletindir “ anlayışının birleştiği noktada anlamını bulmuştur. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde, devlet yönetimi ile kapitülasyonlar vasıtasıyla Avrupa’nın sömürüsü birlikte yürüyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin tarihe bakışında, İslâm’ dan kaynaklanan düşünce ve inançlar ile Avrupa’ da dağılan imparatorluklarda milliyetçiliği yorumlayan akımlar da etkili olmuştur. Milliyetçilikten önceki dönemde Osmanlı tarihi konu bakımından siyasî, yöntem bakımından tasvirci bir özellik göstermekteydi. Tarihin diğer disiplinlerle bir ilişkisi yoktu. Tarih, askerî ve diplomatik alanlardaki ihtiyaçları karşılamak için gerekli görülmekteydi. Osmanlı tarih yazıcılığında, Avrupa medeniyetinin Osmanlı yöneticilerini etkilemeye başladığı 18’inci yüzyıla kadar İslâmî tarih anlayışı etkilidir. Tarih, olaylar hakkındaki bilginin ( haber ) hikâyesi, aktarılması ve yansımasıdır. Kısacası, tarih, anlatmaya veya aktarmaya değer olayların hikâyesi olarak anlaşılmıştır. Türk tarih anlayışında, Avrupa tarihçilik akımlarının yanı sıra aynı derecede Osmanlı tarih yazıcılığının meydana getirdiği “ gelenek “, uslûp / tarz ve zihniyet yönünden etkili olmuştur. Bu sebeple Osmanlı tarihçiliğindeki süreklilikleri ve değişiklikleri kısaca gözden geçirmek Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinin anlaşılmasında yararlı olacaktır. Osmanlı tarih yazıcılığında 19’uncu yüzyıla kadar devlet tarihi geleneği hâkim olmuştur. Bu anlayışta, başta padişah, vezirler ve ulema olmak üzere Osmanlı devlet yöneticileri, tarihi yapan ve yazan kişiler olarak Osmanlı Devleti’nin tarih varlığı ile devlet ve iktidar anlayışı, sarayda resmî bir konumu olan Osmanlı tarihçisinin veya vakanüvisinin dünya görüşünün temelini teşkil etmekteydi. Osmanlı tarihçileri, içinde yaşadıkları hükümdarlığın olaylarını yazmakla görevli idiler. Bu yüzden Osmanlı tarihçileri yalnızca 14’üncü yüzyılın hemen öncesini konu olarak alıyorlardı. Böylece, Türklerin Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna fazla bir katkıları olmadığı görüntüsü veriliyordu. Bununla birlikte, “ Osmanlı tarihçilerinin eski Türklerin askerî ve siyasî tarihlerine verdikleri önem, Türklerin uygarlığına verdikleri önemden çok daha fazla idi “ . Bunun sebebi, Devletin siyasî kimliğinin Osmanlı askerî ve siyasî seçkinleri ve onların zaferlerine bağlı olmasıydı. Osmanlı olmak, dar anlamda hanedanın bir üyesi olmak; geniş anlamda Osmanlı Devleti’ne hizmet veren yönetici sınıfın bir üyesi olmak demekti. Buna göre Osmanlı tarihçiliğinin çeşitli safhaları ile Osmanlı tarihinin gelişimi arasındaki ilişkinin derecesi, siyasî iktidar ile devlet tarihçiliği arasındaki ilişki ile doğru orantılıdır denilebilir. 14 - 16’ncı yüzyıllarda Osmanlı tarih yazıcılığı, genelde yöneticilerin hayatlarının ve başarılarının, özellikle askerî ve siyasî başarılarının birer tasvirinden ibaretti . Tarih yazıcılığına hâkim akım, Osmanlı Devleti ve başarıları etrafında dönmekte, padişahın yetkisinden sorgu sual etmemektedir. Tarihçinin zaman ve mekan anlayışı, Devleti başka ortamlardan veya çeşitli zaman dilimlerinden karşılaştırma yaparak gözlemlerde bulunabilecek derecede / biçimde geniş değildi. Kısacası kendi zamanı ve mekanıyla sınırlıydı. “ Akan zamandaki değişim, akan zamanın getirdiği biçimlenme ve atmosfer değişikliği tarih yazıcının tahayyülü dışındadır ” . İslâmî tarih kavramı, aynı zamanda günler anlamına gelmektedir. Avrupa’da tarih felsefî bir muhtevaya ( içerik ) sahip olmasına karşılık , İslâmî tarihin felsefî bir muhtevaya sahip olduğu söylenemez. Avrupa tarih yazıcılığı “ takdiri ilahi “ nin tarih üzerindeki etkisinden kurtulduktan sonra, İslâm tarihi kavramı ile Avrupa tarih kavramı arasındaki farklılıklar daha da artmıştır. Gelişme ve yenileşme kavramlarıyla ifade edilen “ değişim “ fikri Batı tarihlerinde önem kazandıktan sonra, bu fikir sebep - sonuç ilişkisinin esası olarak görülmüştür. İslâm felsefesinde sebep - sonuç ilişkisi “ Allah’ın hükmüne bağlıdır ve Allah sadece insan iradesini yaratmakla kalmamış onunla uyum içinde olmayı da başarmıştır “ . 14 - 18’inci yüzyıl dönemi Osmanlı tarih yazıcılığı, “ edebî eserler “ vererek kendini göstermiştir . Tarz zenginliği ve birkaç dilin birden kullanılması tarih yazıcılığına önemli bir incelmişlik ( zerafet ) özelliği kazandırıyordu. Bu dönem Osmanlı tarihçilerince kullanılan edebî tarzlar şunlardı: 1. Gaza veya gazavatnâmeler : 14 ve 15’inci yüzyıllarda yazılmış olan savaş ya da askerî zaferlerle ilgili tarihler. 2. Şehnâmeler : 16 ve 17’inci yüzyıllarda destan tarzında şiir ya da düzyazı (nesir) olarak yazılmış resmî vekayinâmeler. 3. Menakıbnâmeler : Coğrafya ve medeniyet tarihine ilişkin gezi notları. 5. Nasihatnâmaler : Tarihten ders çıkarmak amacıyla yazılmış tenkitler. Tarihçiler, tenkit ve gözlemleriyle başta padişah olmak üzere yöneticilere dolayısıyla devlete hizmet görevini yapıyorlar, ancak yöneticilerin iyi niyetlerini ve iktidarını sorgulamaktan uzak duruyorlardı. Yöntem ve konu bakımından fikir vermek için Osmanlı tarihçilerinden birkaç örnek aşağıda sıralanmıştır: 15’inci yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazâde ve 16’ncı yüzyıl tarihçisi Neşrî. Aşıkpaşazâde, basit anonim hikâyeleri, eserlerinin akıcı ve kolayca okunabilen bir Türkçe ile yazılmış olmasıyla tanınmaktadır. Neşrî Tarihi , zamanının siyasî ve askerî olaylarını konu olarak işlemiştir.Giriş bölümünde, Türkçe Osmanlı öncesi tarih kısaca yer alır. Neşrî’nin diğer bir eseri evrensel bir tarih biçiminde yazılan Cihannüma’dır. 16’ncı yüzyılda Hoca Saadeddin, zamanının kültür ve edebiyat alanlarındaki tanınmış kişileri hakkında bilgi ihtiva eden Tacu’ t-Tevarih adlı eseri yazmıştır . 16’ncı yüzyılın en değerli tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’dir. Âlî devrinin kudretli bir tarihçisi değil, aynı zamanda ansiklopedist denebilecek derecede geniş bir âlimdir. En önemli eseri Künhü’l - Ahbar adlı dört ciltlik bir tarihtir. Eser, yalnızca bir Osmanlı tarihi değil, sırasıyla Peygamberler Tarihi, İslâm Tarihi, Türk ve Moğol Tarihi ve Osmanlı Tarihi bölümlerini ihtiva eden bir genel tarihtir. Âlî, bu eserinde Osmanlı âlim ve şâirleri için de önemli bir yer ayırmıştır. Künhü’l Ahbar, şâirlere ayrılan bölümü ile şâirler tezkiresi sayılabilecek genişliktedir. Eserin muhtevası, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin devrin tarihçileri arasında ne kadar çok yönlü ve zengin bir tarih çalışmasına girmiş olduğunu göstermektedir. Devlet yönetiminde defterdarlık ve valilik görevlerinde bulunmuş olan Âlî, din ve siyaset tarihleri, askerî tarih ve akınlar, hüsnühat ve ciltçilik tarihi üzerine de birçok eser vermiştir . 17’nci yüzyılda yazılmış eserlerden biri de Evliya Çelebi’ nin Seyahatnâmesi’dir. Osmanlı topraklarını ve komşu ülkeleri gezi notları biçimiyle ele alan bir coğrafya tarihi özelliği taşıyan bu eser, çok canlı ve abartılı anlatımıyla tanınmasına karşılık, tarihî zaman kavramına sahip olmayışıyla dikkat çekmektedir . Bu yüzyılın önemli bir eseri ise Müneccimbaşı Ahmet Dede tarafından Arapça yazılmış olan Cami-ü’d duvel’dir. Bu eser, İslâm tarihini geniş bir biçimde ele almasına karşılık, Avrupa tarihine sathî bir biçimde yer vermektedir . 16’ncı yüzyıl sonları ile 17’nci yüzyılda, Osmanlı Devletinin gerilemesi konusundaki endişelere dayanılarak çok sayıda nasihatnâmeler yazılmıştır. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, 17’nci yüzyılın sonlarında “ Nesâyıh’ül vüzera ve’l-ümerâ “ adlı bir nasihatnâme yazmıştır. Eser, başta vezirler olmak üzere devlet yönetimindeki kişilerin iktidarı kötüye kullanmaları konusunu işlemektedir. 14 - 18’inci yüzyıllar arasındaki Osmanlı tarihçiliği tek bir konuyu esas almamıştır. Osmanlı tarihçiliği, devlet siyasetinin bir ürünü olarak birçok konunun karışımından meydana gelmektedir. Geleneksel Osmanlı tarihçiliği, gelecekte hatırlanmak amacıyla olayların destanî bir biçimde nakledilmesi yoluyla siyasî meşruluk için temel oluşturmuştur . 18’inci yüzyılın ilk yarılarında Naima, Osmanlı Devleti’nin görevlendirilen ilk resmî tarihçisidir. İbn Haldun’un tarih anlayışından etkilenen Naima, kısa bir süre sonra “ Naima Tarihi “ adlı eserini yazmıştır. Naima, Osmanlı Devleti’nin çöküşü karşısında benimsediği yenilikçi yaklaşımla, olayları ve hükümdarları tenkidî ve çözümleyici bir biçimde ele almıştır. Eserin rahatlıkla okunup incelenebilen üslubu, canlı anlatımı ve tenkidî bakışı, dönemin veziriazamı Hekimoğlu Ali Paşa’yı etkilemiştir. Paşa, yeni kurulan matbaada “ Naima Tarihi “ nin basımını emretmiştir . Naima’nın yaşadığı yüzyılda başlayan Batılılaşma hareketiyle ilgisinin bulunduğu söylenemez. İlgisinin kaynağı, Osmanlı Devleti’nin dağılması konusunda duyduğu endişeden ileri gelmektedir. Yenilikçi yaklaşımları, Osmanlı Devleti’ni tamamen parçalanmaktan kurtarmak için çareler arama çabasıyla gelişmişti. Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma dönemi, 18’inci yüzyılın ortasından itibaren hayatın kültürel ve bilimsel yönlerini kapsayacak biçimde gelişmeye başladı. Osmanlı tarih yazıcılığı, bu dönemde kültürel ve sosyal gelişmeleri etkileyecek önemli değişiklikler gösterdi. Bu dönemde Osmanlı matbaası kuruldu. Fransız hükümet yönetiminin ve eğitim sisteminin incelenmesi amacıyla bazı kişiler görevlendirildi. Batıdaki idarî, sosyal ve ekonomik gelişmeleri izlemek ve rapor etmek amacıyla özel elçiler belirli aralıklarla Avrupa’ya gönderildi . 18’inci yüzyıl Batılılaşma hareketleri, öncelikle Osmanlı yönetiminin askerî gücünü modernleştirme amacına yönelikti. Bu amaçla, askerî yöntemlerin teknoloji ve eğitim aracılığıyla tanıtılması için, başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden uzmanlar getirildi. Fransız uzmanların önderliğinde bazı askerî okullar açıldı. Askerî, dil ve yönetim alanlarında bazı yayınlar yapıldı. Bunların birçoğu ilk Osmanlı matbaası olan Müteferrika Matbaası’nda basıldı . Osmanlı Devleti’nin sosyal, siyasî ve ekonomik şartlarını düzeltmek amacıyla baş vurulan köklü yenilikler 19’uncu yüzyılda gerçekleştirilebildi. Merkezî yönetim ağı 1830’ lardan itibaren giderek değişmeye uğradı. Bakanlıklar teşkil edildi. Memurların statülerinde düzenleme yapıldı. Ulaşım, haberleşme, sağlık ve bazı hizmetler 1840’larda ve 1850’lerde teşkilâtlandırıldı. 19’uncu yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru eğitimde sistemleşme teşebbüsleri başladı. İlk ve ortaöğretim alanında standartlaşma çalışmaları yapıldı. Artık, Osmanlı Devleti’nde sanayiden eğitime kadar birçok alanda sosyal hayatın düzenlenmesi yolunda bir akım hâkimiyetini kurmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti 19’uncu yüzyılın sonuna kadar tartışmalı bir Batılılaşma dönemi yaşadı. Yenilikçiler ( reformcular ) bir tarafta gittikçe yoğunlaşan modernleşme / Batılılaşma siyasetini takip ettiler, diğer taraftan da padişahın sorgulanmayan iktidarını yani geleneksel Osmanlı yönetim anlayışını korumaya çalıştılar, Yenilikler, Tanzimat döneminde çok yavaş olmakla beraber, yönetim ve eğitim alanında devam etti. Tanzimat dönemi yenilikleri; Avrupa’daki ilerlemeler ve Osmanlı Devleti içindeki milliyetçi hareketler karşısında savunmacı tedbirler niteliğini göstermektedir. Bu yenilikler, Osmanlı Sultanı’nın ve yakınlarının gerekli ve mecburi gördüğü alanlarda, özellikle askerî ve teknik okullarda gerçekleşmesi bakımından pragmatiktir. Tanzimat dönemi yeniliklerinin diğer bir özelliği de, başta Fransa ve daha sonra İngiltere olmak üzere yabancı güçlerin kontroluna / denetimine bağımlı olmasıdır. 19’uncu yüzyılda Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü engellemek amacıyla tarihi inceleme yaklaşımını takip ettiler. Avrupa’daki tarihçiler, yeni siyasî emellerinin kaynaklarını bulabilmek amacıyla geçmişlerini anlamak ve açıklamak isteyen bir anlayışın temsilcisi oldular. Osmanlı tarihçileri, toplumun her alanında var olan duraklama ve tıkanmayı çözümleme amacına yönelik olmak üzere bu anlayışı aydın çevrelerde dile getirmekten geri kalmadılar. Bunun için, geleneksel tarih yazıcılığında bazı yenilikler yapmak istediler. Millî tarihe romantik ve pragmatik yaklaşımlar, Osmanlı aydınları ve tarihçileri üzerinde etkisini gösterdi. Avrupa’da basılan tarih kitaplarını incelediler. Bu kitapların tercümelerini yaparak veya yaptırarak tarihçilikteki yeni yöntem ve akımları takip etmeye başladılar. Okul programlarında tarih ayrı bir konu olarak yer aldı. Tarih, politikacı ve eğitimci yetiştirmek için bir eğitim aracı olarak kullanıldı. Daha önceleri, saray ve çevresinde kısıtlı kalan tarih kitapları geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmeye başladı. Tarihin, pragmatik bir anlayışla eğitim amacıyla kullanılması Fransız etkisiyle oldu. Osmanlı aydınları, 19’uncu yüzyılın ilk yarısında Avrupalı yazarlar arasından ilerlemeye ve pozitif bilimlere kendilerini adamışlıkları ile tanınan Descartes, Voltaire, Condorcet ve Turgot gibi yazarların eserlerini okudular ve bunlardan faydalandılar. Osmanlı aydınlarının bu tür anlayışları, Batıda gelişmekte olan pozitif bilimlere duyulan hayranlığın bir ifadesi olarak tanımlanabilir. Bilime duyulan hayranlığın bir tezarühü olarak 1861’de Ali ve Fuad paşaların desteğiyle “ Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye ” kuruldu. Cemiyet, Mecmua-i Fünun adlı bir dergiyi yayımlamaya başladı. Dergide, Voltaire ve Diderot Osmanlı okuruna tanıtıldı. Genç Osmanlılar ile Jön Türklerin bilime hayranlıkları sonucunda, Avrupa’ daki “ Aydınlanma Çağı “ temsilcisi yazarların eserleri tercüme yoluyla yansıtıldı . Tarih yazıcılığının gelişimi, Osmanlı Devleti’nin yenileşme siyasetine bağlantılı olarak gelişti. Kültürel amaçla bazı teşkilâtlar ile halk kütüphaneleri kuruldu. Özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde yönetimin geliştirilmesi için, bilimsel eğitim ve bilgi ciddi bir biçimde ele alındı. Maliye, hukuk, güzel sanatlar, ticaret, mühendislik ve veterinerlik alanlarında meslek okulları ve yüksek okullar, yeni tıbbiye okulları açıldı.İlköğretim ve ortaöğretim kurumları yaygınlaştırıldı. 19’uncu yüzyılın ortalarında, kültürel alanda kurumlaşma çabalarına paralel olarak Fransız kaynaklarından edebî ve tarihî çeviriler / tercümeler yapıldı. 1860’larda ve 1870’ lerde Voltaire, Fenelon, Racine ve Volney’ den yapılan tercümeler yanında Ahmed Tevfik tarafından Victor Duruy’ un General Hıstory of the Middle Ages adlı eseri “ Tarih-i Mücmel-i Kurun-u Vusta “ ( 1871 - 1872 ) adıyla Türkçe’ye çevrildi . Victor Duruy, Fransa’nın o zamanki Maarif Bakanı ve aynı zamanda tarihçi idi. Osmanlı Devleti’nde eğitim alanında yapılan yenilikleri kontrol amacıyla İstanbul’a gelmişti. Sosyal ve teknik alandaki yenilikler gibi tarih eğitimi ve yazımı da Fransız uzmanların gözetiminde ya da o sırada eserleri Türkçeye çevrilmiş Fransız tarihçilerinin etkisinde idi. Ahmed Cevdet Paşa, Cevdet Tarihi adlı eserinde Michelet gibi romantik - milliyetçi ve Taine gibi pozitivist - milliyetçi tarihçilerin etkisinde kalmıştı. Ahmet Cevdet Paşa, eserinin ön sözünde tarih yazıcılığında ve eğitimde siyasetin ağırlığına olan rolünü belirtmektedir. Bu görüş, Fransızların tarihe bakış açısı ile paralellik göstermektedir. Namık Kemal, E.P. G. Guizot adlı bir Fransız tarihçi ve siyasetçisinden etkilenmişti. Guizot’ya göre, bir insanın ülkesine duyduğu sevgi, o ülkenin geçmişini bilmekle doğru orantılıdır. Namık Kemal 1886’da yazdığı Osmanlı Tarihi’nin ön sözünde tarihi, geçmiş hakkında bilginin hikâye şeklinde nakli olarak gördüğünü, gerçekte hükûmet etmenin en önemli unsurlarından biri ve bir bilim olduğunu ifade etmektedir . Namık Kemal, bu eserinde ilerlemeyi sabitliğe karşı bir değişim olarak görmekte, tarihi siyasî ve idarî görevi bulunan kişilere hizmet veren bir bilim olarak ele almaktadır. Avrupa dillerinde yazılan genel tarih eserlerinin tercüme ve uyarlamalar, tarih üzerindeki Farsça - Arapça etkisinde bir kopuşu göstermesine rağmen, geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığı tamamen terk edilmedi. Tarih yazıcılığındaki bu değişiklikler, çeviri eserlerden ve uyarlamalardan meydana geldiği için orijinal araştırmalarda bir duraklamaya sebep olduğu gibi Avrupa sosyal felsefesine doğru radikal bir eğilim doğurdu. Tanzimat döneminde yeni tarih yazma yöntemleri benimsendiğinden Avrupa etkisiyle tarih kitaplarındaki çeşitlilikte artış görüldü. Genellikle, geleneksek tarih yazıcılığının hikâyecilik ve tasvircilik anlayışı ile pragmatik anlayış bir arada yürüdü. Tanzimat döneminin en belirgin özelliği, geleneksek tarih anlayışından pragmatik yönteme bir geçiş oluşudur. Birçok tarihçi, daha iyi hükümet politikaları üretebilmek amacıyla tarihî olayların sebep ve sonuçlarını araştırmak, açıklamak ve bazen de tenkit etmek yolunda atılım yaptılar. Ancak, bu çabalar sathî olmaktan öteye gidemedi . Ahmed Cevdet Paşa, tarihin sadece olayların kronolojik bir sıralaması değil insanoğlunun tecrübesinin, kaynakların tenkidî değerlendirmesi yoluyla incelenmesi gerektiğini kavrayan ilk Osmanlı tarihçilerinden biri olarak “ Tarih-i Devlet-i Aliyye “ ( Cevdet Tarihi ) adlı eserini yazdı . Ahmed Cevdat Paşa, oniki ciltlik eserinin ilk bölümünde; tarihin lüzumu ve faydalarından bahsetmektedir. Ona göre, medeniyetin en yüksek noktası devlet adamlarının ellerinde bulundurdukları konum / statüdür. Geçmişteki hataları tekrarlamamak ve tarihten faydalanmak için devlet adamları, o günkü hükûmetleri adına ders çıkarmak amacıyla önceki olayları yakından bilmek ve incelemek mecburiyetindedir. İnsanoğlunun, geçmişi ve geleceği merak etme konusunda tabiî bir eğilimi vardır. Tarih, esas olarak düzeni sağlamak ve korumakla yükümlü olan devlet adamlarına hizmet etmekte ve devletler arası ilişkiyi geliştirmektedir . Ahmed Cevdet Paşa’ nın görüşleri, genel tarih, Osmanlı ve Türk tarihi ile İslâm tarihi üzerinde çalışanlar tarafından benimsenmiştir. Ahmed Mithad’ ın “ Tarih-i Osmanî “, Mustafa Nuri Paşa’ nın “ Netayic-ül Vukuat “ adlı eserleri, popüler tarih ve halk için yazılmış eserlerin başında gelmektedir. Şemseddin Sami modern araştırma yöntemlerini kullanarak Türklerin Tarihi üzerine çalıştı. Namık Kemal, Evrak-ı Perişan adlı eserini bir tarihî biyografi olarak kaleme aldı. Eserinde milliyetçilik ve kahramanlık duygularını dile getirdi. Selahaddin Eyyûbî, Fatih ve Yavuz gibi önde gelen kahramanları seçerek bunların şahsında din, millet ve ahlâk kavramları üzerinde görüşlerini yansıttı. Namık Kemal’in eserlerinde az da olsa tenkidî bir bakış açısı olduğu söylenebilir. Süleyman Paşa, dünya tarihi çerçevesinde İslâmiyet öncesi Türkler üzerine “ Tarih-i Âlem “ adlı eserini yazdı. Necip Asım “ Türk Tarihi “ adlı eseriyle Türk tarihi üzerinde çalıştı. Bu eserlerin birçoğunda Türklerin Avrupa gözüyle ele alınışı dikkati çektiği gibi bazıları Fransız yazarlarından ( örnek Leon Cahun ) uyarlama, bazıları İngilizce eserlerin uyarlamasıdır. Çünkü 1910’lu yıllara kadar Türkçülük, Osmanlı tarihlerinde siyasî ve tarihî bir konu olarak ele alınmamıştır. Tarih yazıcılığındaki yeni tarzların, Fransızca Dünya tarihlerinden uyarlama genel tarihler olduğu görülmektedir. Buna Ahmed Mithad’ın Fransızca Ünivers ( Kainat ) ini örnek verebiliriz. Bu çerçevede İslâm tarihleri, Türklerin tarihi, mahallî tarihler, çeşitli ülkelerin tarihleri, Arapça ve Farsça tarihler ile hatıralar sayılabilir . Tanzimat döneminin sonlarına doğru, sosyal bilimler yüksek öğretim alanına girdi. Tarih yazıcılığı, ders kitaplarının yazımı ile yerleşmeye başladı. Yenileşme / Batılılaşma döneminin devlet adamlarından Ahmet Vefik Paşa Darülfünûn’da “ tarih felsefesi “ derslerini vermeye başladı. 1872’de Maarif Bakanı oldu. Fransız tarzında “ Fezleke-i Tarih-i Osmanî “ adlı ders kitabını yazdı ( İstanbul, 1286/1869 ). Eserinde, Osmanlı Devleti’nin tarihini, tarihî safhalarına tekabül edecek biçimde altı bölüme ayırmış, dil bilim ve tarih çalışmalarında milli şuurun geliştirilmesine özel önem vermiştir. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında 1860 ve 1870’lerde hem erkek hem kızlar için orta dereceli okullar açıldı. Bu durum, tarih ders kitapları ihtiyacını ortaya çıkardı. Tarih ders kitaplarına duyulan ihtiyaç, Osmanlı tarih yazıcılığının gelişmesine katkıda bulundu. Ahmet Vefik Paşa, açılan bu okullar için 1876’da ilk ders kitaplarını yazdı. Daha sonraları ilk tarih profesörü olarak Darülfünûn’da derslere girmeye başladı. Derslerinde, son resmî tarihçi Abdurrahman Şeref’in genel tarih kitabı olan “ Hikmet-i Tarih “ i tâkip etti. Abdurrahman Şeref, orta dereceli okullarda okutulmak üzere iki ciltlik “ Tarih-i Devlet-i Osmaniye “ yi yazdı. Eğitim alanındaki yenileşme, temsilci önderlerin amaçları ve eğilimleri doğrultusunda yapılacak bir tarih eğitimini ön görmekteydi. Politikaların belirlenebilmesi ve yönetici seçkinlerin eğitilebilmesi, özellikle eğitim alanında sistemli bir düzenlemeyi gerektirdiğinden sosyoloji, politika, kültür ve medeniyet kısacası “ beşerî ilimler “ adı altında değerlendirilen derslerin tamamı tarih konusu başlığı altında ele alındı. Ahmet Vefik Paşa’nın yaptığı gibi Fransız tarihçilerin eserlerinden uyarlanan pragmatik tarihî sınıflandırmalar, geleceğin devlet adamlarını yetiştirecek dersler olarak kabul edildi. Böylece, yetişecek devlet adamları Osmanlı Devleti’nin başarılarını ve yenilgilerini modern bir bakış açısından anlayabileceklerdi. Yukarıda adı geçen tarihçiler, okuyucu kitlesini eğitebilmek için, tarih konusunun genel tarihten özel tarihlere, ülke tarihleri ve siyasî tarihlere yaygınlaştırılması gibi çeşitli seçenekleri denediler. Yükseköğretimin kapsam ve amacı göz önüne alınarak kültürel merkezîleşmenin ilk safhalarında milletleşme ile bağlantılı olarak tarih kitaplarının ve tarih ders kitaplarının artışında, bütünleştirici eğitim politikası hareket noktasını oluşturdu. 19’uncu yüzyıl Osmanlı tarih yazıcılığında eserler, çoğunlukla 18’inci yüzyıl ( Avrupa ) aydınlanma çağının bir yansıması olup bu eserlerde romantik ve pragmatik anlayış hâkimdir. Bazı eserlerde de bilimsel tarih felsefesi, pozitivizm anlayışında ele alınmıştır. Kısacası, Osmanlı tarih yazıcılığı birden fazla akımın ( anlayışın ) izlerini taşımaktadır. 19’uncu yüzyıl Osmanlı tarihçileri, Osmanlı padişahlarını tek meşru otorite olarak gördüklerinden, padişahların dünya görüşlerine kendilerini adadılar. Eğitim alanında ve tarih yazıcılığında yenileşme ( modernleşme ), ananevî değerler ve yöntemlerle birlikte varlığını devam ettirdi. Diğer taraftan, çağın yeni akımları Milliyetçilik ve Türkçülük, Osmanlı aydınlarının değişmelerine kaynaklık ederek siyasî iktidar üzerinde de etkili olmaya başladı. 19’uncu yüzyılın sonu ile 20’nci yüzyılın başlarında, Osmanlı Türk aydınlarınca Milliyetçilik ve Türkçülük bazen birbirini tamamlayan bazen de birbiri ile çelişen iki ideoloji olarak değerlendirildi. Çünkü, bu dönem askerî, coğrafî, siyasî, kültürel ve eğitim yönünden tam bir keşmekeşlik göstermekteydi. Tanzimatın sonlarına doğru 1867 - 1878 yılları arasında önem kazanmaya başlayan Türk aydınlarından Genç Osmanlılar ile Jön Türkler için, Milliyetçilik ideolojisinin tanımlanması önemli bir mesele teşkil etmekteydi. Her iki kavramın açıkça tanımlanması ve kamu oyuna sunularak tarih yazıcılığı ile bütünleştirilmesi gerekmekteydi. Bazılarına göre Milliyetçilik, hem devlet bütünlüğünü hem de dilin Türkleştirilmesini kapsamakta iken, bazılarına göre Milliyetçilik temelde Türk kökenli olmak demekti. Yine bazılarına göre, Milliyetçilik Osmanlı devlet yönetimini / iktidarını kuvvetlendirecek, ona daha güçlü dinî meşruluk kazandıracak bir güç kaynağı olarak görülmekteydi. Bu açıdan din, millî kimlik ( kendini tanıma ve tanıtma ) aracı olarak geçerlik kazanıyordu. Milliyetçilik ve Türkçülük ile ilgili tartışmaları açıklayabilmek için, dönemin ileri gelen ve etkili Milliyetçilerinin görüşlerini genel hatlarıyla gözden geçirmek faydalı olacaktır. Milliyetçilerin “ millî kimlik “ ile ilgili siyasî, edebî, eğitim ve yenilikçi yaklaşımları genellikle onların tarih anlayışlarıyla iç içedir. Başka bir deyişle, dönemin en ateşli milliyetçileri siyaset adamları, edebiyatçılar ve tarihçilerden ibarettir. Türkçülük, millet ve milliyet kavramları, Tanzimat döneminde ciddî bir anlam kazanmamıştı. Genç Osmanlılar, Avrupa’daki yenilik ve gelişmelerin pratik ve maddî sonuçlarını Osmanlı Devleti’nin yeniden düzenlenmesinde esas alınması gerektiği görüşündeydiler. Türkler ve Türk dili üzerinde kültürel seviyede çalışmalar yapılmaktaydı. Siyaset ve sosyoloji, Osmanlı Devleti’nin geçmişteki iktidarını korumak için önemsenmiyordu. “ Devlet-i Aliyye-i Osmaniye “ nin Türk olmayan kesimlerinin elden çıkması, Osmanlılığın ( Osmanlıcılık ) bir siyasî seferberlik sloganı olarak eski gücünü kaybettiği görüşüne ağırlık kazandırdı. Kayıplardan sonra, “ Memâlik-i Osmaniye “ de kalan topraklarda Müslüman - Türk nüfusun yaşadığı gerçeği, Türkçülüğü millî hedefler için esas alınacak slogan / ideoloji konumuna getirdi. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyici tedbirler, İslâmiyetin güçlü dayanışması üzerine kurulmuştu. Diğer taraftan Türkçülük, özellikle bazı Fransız yazarların gayri müslim halkın bir araya gelerek federasyon kurmalarını ön gören teklifleri gibi Avrupalılarca baltalanmaktaydı . Bu dönemde Osmanlıcılık, dinî bağları öne çıkarmak yerine milliyetçiliğin bir gereği olan vatandaşlık / yurttaşlık anlayışı üzerinde duran bir yaklaşım olarak ele alındı. Türkçülük, bu Osmanlıcılık ideali içinde kültürel bir ilgi alanı olarak yer aldı. Bu dönemde kimi tarihçiler, Türkleri konu alan milliyetçi bir efsâneye dönüştürmeye yönelik Türk kökenli tarih yazmaya başladılar. Avrupalı şarkiyatçıların Türkçülüğün geçmişi üzerindeki bulguları, Genç Türklerin Türklük üzerine yapılan ve yapılacak çalışmalarının ilham kaynağı oldu. Macar Antropolog ve Türkolog Vambery ( 1852-1913 ), Türklerin Turanî ırkın bir parçası olduğunu ileri sürdü. Fransız şarkiyatçısı Leon Cahun ( 1841-1900 ), Türklerin tarihi ve medeniyetteki rolleri üzerinde çalıştı. Polonya kökenli Mustafa Celaleddin Paşa, “ Les Turcs Anciens et Modernes “ adlı eserinde ( 1867 ), Türklerin ırkî özellikleri üzerinde durdu. Türklerin kökeni ve önemine ilişkin bu çalışmalar, daha ileri seviyede Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Fuad Köprülü, Veled Çelebi, Necip Asım, Mehmed Emin ( Yurdakul ), Ahmed Hikmet ( Müftüoğlu ) gibi önemli kişilerin siyasî görüşleri vasıtasıyla dile getirildi. 20’nci yüzyılın başında (Türkçülük ), Rusya’dan gelen muhalif aydınların meydana getirdiği Türkçülük dalgaları Osmanlı Devleti’ni yaşatabilmek için özellikle seçilmiş ve özendirilmiş bir hareket durumundaydı. Başlangıçta Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinden meydana gelen Osmanlıca’nın Türkçeleştirilmesi ile sınırlı olan Türkçülük, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Sırplar ve Bulgarlar gibi Türk olmayan Osmanlıların ayrılıkçı “ milliyetçi “ hareketlere girişmesi ve Türkçülük hareketlerinin gelişmesi ile önemli ölçüde hız kazanmıştı. Bu dönemde dilde yenileşme ( Türkçeleşme ) hareketi, genellikle eğitim, edebiyat, basın ve yayın için bir amaç / araç olarak kabul ediliyordu. Yenileşme / Batılılaşma hareketlerinin kültürel kurumların temelini oluşturmaya başlamasına paralel olarak Türkçülük de tarih yazıcılığını bir araç olarak kullandı. İttihat ve Terakki iktidarında, düşünülen daha geniş topraklarla üzerinde yaşanan ( Türkiye ) arasında bir köprü kurmak, kısacası Turan ile Osmanlı topraklarının çekirdeğini teşkil eden Anadolu arasında bağlantı kurmaya yönelik “ Turancılık “ akımı önem kazanmaya başladı. Diğer taraftan, Avrupalılar Turancılığa duydukları ilgiyi; Türklerin Doğu medeniyetleri ve Dünya medeniyetindeki rolünü, genellikle geçmişteki Turanî kavimlerle kurmak istedikleri akrabalık temeline dayandırarak gösteriyorlardı. Bu kavimler içinde Fin, Macar ve Türk ırkı sayılıyor ve bu ırklar, Batılı bazı bilim adamlarınca daha büyük bir ırkın parçaları olarak kabul ediliyordu. Osmanlı Türk tarihçiler ile Milliyetçiler, Avrupalı yazarların söz konusu ırkçı yaklaşımlarına belli bir süre hayranlık duydular. Buna rağmen, bu dönemde Turan, Türk milliyetçilerinin harekete geçmesinde birinci derecede itici güç olmaktan uzak kaldı. “ Turan “ şâirane / hamasî bir milliyetçiliğin kıvılcımı oldu. Türkçülük ve Turancılık akımlarındaki bu çelişmelere rağmen, özellikle tarih alanında pragmatik ve radikal ( köklü ) bir bakış açısı tercih edildi. Bir “ İslâm milleti “ için kimlik oluşturma meselesi, çeşitli milliyetçilik tanımlarıyla ortaya konuldu. Bu tür yaklaşımlar, sosyal ve siyasî gerçekliklere göre aşağıda sıralandığı gibi biçimleniyordu : 1. Devlet Milliyetçiliği - Osmanlı Türk Milliyetçiliği : İlham kaynağını Osmanlı Devleti’nin gücünden almakta, Batılılaşma ve İslâmcılık olmak üzere birbiriyle çelişen iki akım tarafından etkilenmektedir. 2. Türkçülük - Türk Milliyetçiliği : İlham kaynağını Kırım, Kazan ve Azerbaycan’da Rus Çarlığı’na karşı mücadele eden muhalif güçlerden almaktadır. Bu hareket, tarihçilik açısından özellikle 1905 sonrası önem kazanmıştır. 3. Bilimsel Türk Milliyetçiliği : İlham kaynağını pozitivizm ( bilimselcilik ) ve sosyolojiden almaktadır. İtici gücünü, diğer milletlerle kültürel rekabet anlayışı teşkil etmektedir. Yukarıda sıralanan “ milliyetçilik “ akımları birleşerek Türk Milliyetçiliğini meydana getirdi. Türk Milliyetçiliği, başarılı “ Türk İstiklâl Harbi “ nden destek gördü. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu ile Osmanlı devlet yönetimine ve sömürgeciliğe karşı mücadele veren “ Türk Milliyetçiliği “ ortaya çıktı. | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
| |
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Büraz tarih osmanlı kadın şairleri , osmanlı kadın şairleri hakkında | Boramir!! | Türk Dünyası Ve Kültürü | 0 | 08-24-2008 02:07 |
| Osmanlı Tarih Kronolijisi | ViperMoon | Tarih | 15 | 12-12-2007 17:27 |
| Kimyasal Reaksiyonların Hızına Etki Eden Faktörler (Katalizör) | XxCANISIxX | Kimya | 0 | 12-02-2007 12:53 |
| Tarih Bölümü Başkanı Attar'ı YÖK'e Şikayet Eden Dpü Rektörü Haksız Bulundu | XxCANISIxX | Dünyadan Haberler | 0 | 11-23-2007 19:28 |
| Osmanlı Kronolojisi (Tarih-Soy-Sınır) | Misafir | Tarih | 0 | 01-04-2007 05:45 |
Forumumuzda yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız İletisimden bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
Contact- İletişim Gizlilik Bildirimi Forum Kurallarımız