![]() |
| |||||||
| İnanc Dünyası Din hakkındaki yazıları burada bulabilir paylaşabilirsiniz. Inanc Dunyası, islamiyet, Hristiyanlık, inançlar, ibadet, inanç, iman |
![]() |
| | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
| | #461 | |
| Üstad ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
Mesajlar: 2.865
Teşekkür Etme: 1.340
1.715 Mesajina 8.440 Defa Tesekkur edildi
Tecrübe Puanı: 5511120 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Kur'an-ı Kerim'in kırk üçüncü suresi. Seksen dokuz ayet, sekizyüz otuz üç kelime ve üç bin dörtyüz harfdir. Fasılası mim, lam ve nun harfleridir. Mekkî sûrelerden olup Fussilet ve Şûra sûresi ile aynı dönemde nâzil olmuştur. Bu sûrelerin konulan, bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Adını otuz beşinci âyetinde geçen Zuhruf kelimesinden almıştır.Süs, altın ve mücevher demektir. Çoğulu zehârif'tir. Bu âyetin, önceki iki âyetle berâber meâlleri şöyledir. "İnsanlar (küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve nice süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metaından (geçici dünya malından) ibârettir. Âhiret ise, Rabb'inin katında (buyruklarına karşı gelmekten) sakınanlara mahsustur" (33-35). Alimler, burada geçen zuhruf kelimesi için değişik yorumlarda bulunmuşlardır. İbn Abbas, bunun altın olduğunu söylemiş İbn Zeyd ise, Zûhruf'u ev eşyası ve yataklar olarak yorumlamış ve diğer bazı âlimler de, bunu nakışlar olarak kabul etmişlerdir. Bu âyetlerde dünya malının geçici ve fâni olduğu, esas önemli olan şeyin imân, inanç ve takva olduğu belirtilmektedir. Buna göre, ana gaye, âhiretin huzuru, saadet ve mutluluğunu kazanmaya çalışmaktır. O, da, altın ve ziynetle değil, temiz iman ve salih amelle olur (el-Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyunu, Beyrut 1992, V, 225; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur'an Dili, İstanbul 1971, VI, 4263). Zuhruf suresinin âyetleri mana bakımından sıkı sıkıya birbirlerine bağlıdırlar. Surenin bölümleri bir bütünlük arz etmektedir. Bu da srenin birden nazil olduğu kanaatını vermektedir Sûrenin girişinde, Yüce Allah söze yemin ile, başlamakta ve insanları düşünmeye davet etmektedir: "Hâ mim. Apaçık Kitâb'a andolsun ki, biz, düşünüp anlamanız için onu arapça bir Kur'ân yaptık" (1-3). Ondan sonra sûrede, insanların Hz. Muhammed (s.a.s)'in çağrısına uymayıp körü körüne atalarını taklid etmeleri, meleklere Allah'ın kızları demeleri, Allah'ın kainatın yaratıcısı olduğunu kabul ettikleri halde, O'ndan başka varlıklara da tapmaları kınanmaktadır. Bununla beraber, Hz. İbrâhim (a.s), Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsâ (a.s)'ın kıssalarından bahsedilmekte, müşriklerle mücadeleleri, onlara uyarak "Tevhid"e gelenlerin kurtuluşu ve onların çağrılarına uymayanların acı sonları vurgulanmaktadır. Bu misallerle, islâm davasının zorluğuna, meşakkatine ve aynı zamanda faziletine işâret edilmektedir. Sûrenin sonuna doğru, fakirlerin cehâlete dayanan batıl inanç ve düşünceleri tek tek çürütülmüş ve Yüce Allah'ın varlığı, birliği, dünya ve âhiretin hâkimiyetinin O'na ait olduğu, insanların bunun karşısında aciz oldukları, yâni "Tevhid" inancı, şöyle ifade edilmiştir: "Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O'dur. O, hâkimdir (işinde hikmet sahibidir), âlimdir (herşeyi bilir). Göklerin yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin ilmi O'nun nezdindedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz. Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaât gücüne ve yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka Şâhitlik edenler bunun dışındadır" (84-86). Sûre, küfürde ısrar edenlerin durumunun Peygamber (s.a.s) tarafından Yüce Allah'a bildirilmesi ve Yüce Allah'ın yumuşak bir ifade ile cevap vermesi ile son bulmaktadır: "Rasûlüllah'ın "Yâ Rabbi! Bunlar, imân etmeyen bir kavimdir" demesine karşı (Allah),"Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve, size selâm olsun (size esenlik dilerim) de. Yakında bilecekler!" buyurdu (88-89). Nureddin TURGAY ZULÜM Herhangi bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak, ziya, ışık ile nurun aksi. Dinî anlamdaki manası ise, hak yemek, eziyet, işkence ve baskı kullanmak, adaletsizlik yapmak, hadda aşmak söz ve fiilde aşın gitmek demektir. Zulüm, arapça bir kelimedir. "Zale-me" fiilinin masdardır. Aynı kökten türemiş bir isim olarak da kullanılır. Aslı zulm olup Türkçe'de zulüm diye kullanılır. Çoğulu zulümattır. Kelime olarak zulüm, azgınlık, gadr, karanlık, azab ve ezâ ile eş anlamlıdır. Zıddı ise, nur, aydınlık ve adalettir. Kur'ân'ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri şüphesiz zulümdür. Aynı kökden gelen kelimelerle birlikte, Kur'ân'da üç yüz'e yakın yerde geçmektedir. Alimler zulmü üç kısım halinde incelemişlerdir: 1- İnsanın Allah'a karşı işlediği zulüm, şirk ve küfürdür. "İmân edip de imânlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak için onların hakkıdır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (el-En'âm, 6/82) âyeti inince, bu âyetin ifâde ettiği, imâna zulüm karıştırma meselesi ashabın nefsine ağır geldi ve, "Hangimiz nefislerine zulmetmez?" dediler: Bunun üzerine Yüce Allah: "Şüphesiz ki, şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) âyetini indirdi. Böylece yakandaki âyette söz konusu olan zulüm kelimesinden şirk kastedildiği anlaşılmıştır (İbn Kesîr, Tefsiru'r-Kur'ani'l-Azîm, Beyrut 1969, II,153). Âyetteki "Şirk büyük bir zulümdür" ifadesi ile de, şirk'e düşen insanların hikmet ve akıl yönünden ne kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık içinde bulunduklarına işaret edilerek şirkin çirkinliği dile getirilmiştir (Muhammed Ali es-Sabunî, Safvetu't-Tefâsîr, İstanbul, 1987, II, 491). Yüce Allah'ın varlığını, birliğini inkâr etmek zulüm olduğu gibi, imân esaslarından herhangi birini inkar etmek de zulüm ve küfürdür. Bütün bu hususlarda ilgili çeşitli âyetler vardır: "Onlardan her kim, (Allah'ın ilâhlığını inkâr ederek) "İlâh o değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!" (el-Enbiyâ, 21/29). Bu âyette, Yüce Allah'ın ilâhlığını inkâr ederek, ilâhlık iddiasında bulunanların durumu dile getirilmiştir. Nemrûd'un Allah'ın varlığını inkâr etmenin neticesinde, düştüğü küfür ve zulmünü haber veren bir âyetin meâli de şöyledir: "Âllah; kendisine hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında İbrâhim'le tartışanı görmedin mi? İşte o zaman İbrâhim, Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm"dedi. Bunun üzerine İbrâhim, Bil ki Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir" dedi. İnkâr eden o adam şaşırıp kaldı (söyleyecek söz bulamadı, dili tutuldu). Allah, zalim kimseleri doğru yola iletmez" (el-Bakara, 2/258). İsrâiloğullarının, Musa (a.s)'ın sözünü dinlemeyerek buzağıya tapmalarının zulüm olduğu hususunda da, Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Musa ile kırk gece için sözleşmiştik, sonra siz onun ardından buzağıyı ilâh edinmiştiniz. (Kendinize böylece) zulmediyordunuz" (el-Bakara, 2/51). "Andolsun Musa, size açık delillerle gelmişti. Sonra onun ardından tuttunuz buzağıya taptınız. Söz öyle zalimlersiniz işte!" (el-Bakara, 2/92). Kur'ân'da, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek ve Allah'ın daha önce indirdiği vahiyleri değiştirmek de zulüm olarak haber verilmiştir: Ayetlerimizi yalanlayanlar ve kendilerine de zulmeden topluluğun durumu ne kötüdür!" (el-A'raf, 7/177). "İçlerinden zulmedenler, (söylediğimiz) sözü, kendilerine söylenmeyen bir sözle değiştirdiler. Biz de haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir azab gönderdik" (el-A'raf, 7/162). Âyetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana (bunu) unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), zalimler topluluğuyla oturma!" (el-En'âm, 6/68). Peygamberliğe ve peygamberlere inanmamak da zulümdür: "Şüphesiz ki, onlara kendilerinden bir elçi geldi. Onu yalanladılar. Bunun üzerine onlar zulümlerine devam ederken, azab onları yakalayıverdi" (en-Nahl, 16/113). "Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini, kendi aralarında gizli konuşurlarken de o zalimlerin: "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini gayet iyi biliyoruz" (el-İsrâ, 17/47). "Nuh kavmini de peygamberleri yalanladıkları vakit- onları da boğduk ve onları insanlara bir ibret yaptık. Zalimlere acı bir azab hazırladık" (el Furkan, 25/37). Allah'ın varlığına, birliğine, gerektiği gibi sıfatlarına ve diğer imân esaslarına inanma hususunda Allah'ın emirlerine ters hareket eden insanlarını zulüm içinde bulunduklarını, küfre girdiklerini gösteren daha çok âyet ve hadisler vardır. 2- İnsanlar arasındaki zulüm. Bu da, insanların kendi hemcinslerine karşı işledikleri suçlar, günahlar ve haksızlıklardır. Bilindiği gibi zulüm kavramı, Kur'ân'da çok geniş bir kullanım alanına sahiptir. İnsanla insan arasındaki zulüm de, bu geniş alanda büyük bir yere sahip bulunmaktadır. Zaten zulüm denince ilk olarak akla insanların birbirlerine karşı olan hareketlerindeki yanlış, kötü ve zararlı davranışları zulüm olarak tanıtılmış, bunların işlenmemesi istenmiş ve işleyenler tenkid edilmiştir. Bu çirkin hareketlerden bazılarını ve onların olumsuzluğunu bildiren âyet meallerinden bir kısmı şöyledir: Adam öldürmek: "Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurban kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden); "Ând olsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de, Âllah ancak sakınanlardan kabul eder. Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile), ben sana öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur" dedi (el-Mâide, 5/27, 28, 29). Hırsızlılık yapmak: "Onun (hırsızlık yapmanın) cezası, kayıp eşya, yükünde bulunan kimseye verilir. İşte ona el koymak, onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız, dediler" (Yûsuf, 12/75). Erkeklerin erkeklerle temasta bulunması (homoseksüellik) ve yol kesip kötülükte bulunmak: Lût'u da (gönderdik), kavmine dedi ki: "Siz, sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir fuhşa gidiyorsunuz. Siz (kadınları bırakıp) erkeklere gidiyorsunuz, yol kesiyorsunuz ve toplantılarınızda edepsizce şeyler yapıyorsunuz ha?" Kavminin cevabı, sadece; "Eğer doğrulardan isen, haydi Allah'ın azabını getir!.. " demeleri oldu. (Lût): "Rabb'im, şu bozguncu kavme karşı bana yardım et" dedi" (el-Ankebût, 29, 30). Zina yapmak: "Yûsuf'un, evinde kaldığı kadın, onun nefsinden murad almak istedi ve kapıları kilitleyip Haydi gelsene. !" dedi. (Yusuf); Allah'a sığınırım. Efendim bana güzel baktı (Ben nasıl onun iyiliğine karşı hıyânet ederim.) Zalimler iflâh olmazlar, dedi" (Yusuf, 12/23). Suçlu insanları bırakıp suçsuzları cezalandırmak: Dediler ki: "Ey vezir, onun büyük bir ihtiyar babası var! (Onun alıkonduğuna çok üzülür). Onun yerine (bizden) birimizi al. Zira biz seni iyilik edenlerden görüyoruz" (vezir): "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah'a sığınırız. Yoksa biz zulmedenlerden oluruz dedi" (Yûsuf, 12/78, 79). Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmemek: "Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte zalimler onlardır" (el-Mâide, 5/45). Bundan önceki âyette de Yüce Allah, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfirler olduğunu bildirmiştir: Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte kâfirler onlardır" (el-Mâide, 5/44). Hz. Muhammed (s.a.s) de, insanın insana zulmetmesini yasaklamış ve İslâm dininde zulmün yerinin olmadığım belirtmiştir. Mazlumun duasından sakınınız. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur" (Buharî, Cihâd, 180) diyerek, zulmün ne kadar kötü ve zararlı bir şey olduğuna işaret etmiştir. Rasûlüllah (s.a.s) veda hutbesinde sık sık zulümden sakınmayı emretmiştir (Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutebi'l-Arab, Mısır 1962, I, 155 vd). Diğer bir hadiste de; Müslüman, diğer müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir" (Buharî, İmân, 4, 5; Rikâk, 26; Müslim, İmân, 64, 65; Ebû Dâvud, Cihâd, 3; Tirmizî, Kıyâme, 53, İmân,13) diyerek zulmün nasıl bir afet olduğunu ifade etmiştir. Zulmün âhiretteki azabını bildiren bir hadis de şöyledir: "Zulümden sakınınız. Zira zulüm, kıyâmet günü (sahibini saran) karanlıklar (olacak)dır" (Buhârî, Mezâlim, 8; Tirmizi, Birr, 83). Ebû Musa (r.a)'dan nakledildiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.s); Âllah, zalime (bir müddet) mühlet verir. Onu bir defa yakaladığı vakit de, felâh vermez" Ondan sonra da: "İşte Rabb'in, zulmeden şehirlerin (halkını) yakaladığı zaman, böyle yakalar. Çünkü O'nun yakalaması çok acı ve çok çetindir" (Hud,11/102) (meâlindeki) âyeti okunmuştur (Buhârî, Tefsir sre 11, 5; Müslim, Birr, 62; İbn Mâce, Fiten, 22). Bir de Rasûlüllah (s.a.s) dünya hayatında insanlara zulmetmenin, ahirette, zulmeden kişiyi iflasa götüreceğini bildirmiştir. Ebû Hureyre (r.a)'ın naklettiğine göre, (bir gün); Müflis kimdir, biliyor musunuz?" diye sormuştur. (Hazır bulunan) ashâb: "Müflis bizim aramızda, parası olmayan ve malı bulunmayandır" deyince, o şöyle devam etmiştir: "Ümmetimden müflis, kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevabı ile, (ve amel defterine) şuna sövdü, buna zina iftirası yaptı, şunun malını yedi, bunun kanını döktü, şunu dövdü (diye yazılmış olarak) gelen kimsedir. Onun hasenatının sevâbından (hak sahibi olan) şuna, buna verilir. Eğer üzerindeki borç ödenmeden önce ibâdet ve iyiliklerinin sevabı tükenirse, alacaklıların günahlarından alınıp onun üzerine yüklenir. Sonra (onların günahları ile birlikte) cehenneme atılır" (Müslim, Birr, 60; Ahmed b. Hanbel, II, 303, 324, 372). 3- Zulmün bir çeşidi de, insanın kendi kendine zulmetmesidir. Bu hususta da çeşitli âyetler vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir: "Biz hiç bir peygamberi, Allah'ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan günahlarını bağışlamasını isteseler ve Rasûl de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı" (en-Nisâ, 4/64). "(İnkâr edenler), ille kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabb'inin (azab) emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı" (en-Nahl, 16/33). "Sonra Kitabı kullarımız arasında seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur" (Fâtır, 35/32). Yukarıda sayılan çeşitlerden hangisi olursa olsun, zulüm, yaratılış düzeninde bozukluk ve sapmalara sebep olmaktadır. İnsanın dışındaki bütün varlıklar, yaratılış düzenini bozmamakta, nasıl yaratılmışlarsa, öyle hareket etmektedirler. Allah'ın emir ve yasaklarım dinlemeyen, zulüm yollarına düşen insanlar ise, insanın yaratılış gayesinin dışına çıkmaktadırlar. Bu halleriyle de, varlıklar arasında en büyük zalimlerden olma durumuna düşmektedirler. Onun için Allah ve Râsulü genel olarak zulmü yasaklamışlardır. Bir de, bütün peygamberler insanları Allah'a inanmaya ve O'nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeye çağırmışlardır. Bu davete kulak vererek imâna gelen ve ibadete sarılanlar huzur, saadet, mutluluk ve başarı elde etmişlerdir. Bu davete kulak vermeyerek peygamberlerin yoluna muhâlefet edenler ise, zalimlerden olmuşlar ve başlarına büyük musibetler gelmiştir. Kur'ân'da, peygamberlerin emrini dinlemeyen nice toplulukların başına gelen felâket ve musibetler haber vermiştir. Bu bilgiler, zulüm işleyen zalimlerin sonu açısından son derece ibret vericidir. Nureddin TURGAY ZÜHD İsteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat. Terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. "Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır" şeklinde de tarif edilir. Zühd sahibi olanlara; zahid denilir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifadeyle: Ahireti unutup, dünyaya esir olmamaktır (Süleyman Uludağ, Kuşeyrî Risâlesi, 252 vd). Hz. Peygamber, zühdün; helâllara haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir (Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1). Allah (c.c) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir. Zühd üç kısma ayrılır: a- Haramları terketmek: Zühdün, bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır. b- Helâllardan, gerekli olmayanları terketmek: Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur. c- Allah'la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terketmek: Bu da, "ârif ' denilen Allah'ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür (Süleyman Uludağ, a.g.e., 256). İA ZÜLEYHÂ Kur'ân-ı Kerîm'de Yûsuf sûresinde anlatılan Yusuf kıssasında (hikâyesinde) söz konusu edilen kadın. Züleyhâ kelimesi, Farsça bir isimdir. Arapça şekli ise, Zelihâ'dır. Kelime olarak her iki şekilde de okunabilir ve her iki şekildeki okunuş da doğrudur. Farklılık, hareke değişikliğine dayanmaktadır. Bazı kaynaklara göre onun gerçek adı, Râîl'dir (et-Taberî, Tarih, Beyrut, t.y., I, 337). Kur'ân'da Züleyha ismen geçmemektedir. Ancak, Yusuf kıssasında, baştan sona Yusuf (a.s) ile beraber anılmıştır. Kur'ân'daki Yusuf ile Züleyha'nın hikâyesi, Yüce Allah tarafından hikayelerin en güzeli olarak haber verilmiştir. Biz bu Kur'ân'ı vahyetmekle, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz" (Yusuf, 12/3). Yusuf (a.s) kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, oradan geçen yolcular tarafından kuyudan çıkarılmış ve Mısır'a götürülerek köle olarak satılmıştır. Mısır'da onu satın olan kimse hanımına; "Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahutta onu evlat ediniriz" dedi (Yusuf,12/21). İşte bu hanım, Züleyhâdır. Yusuf'u ilk gördüğünden itibaren, onun güzelliğinden etkilenerek ona aşık oldu. Yusuf'a çeşitli tekliflerde bulundu fakat Yusuf onun tekliflerini her seferinde reddetti. Ancak Züleyhâ teklifinde ısrar ederek ona zorla sahip olmak istedi. Yusuf ondan kurtulmak için kapıya doğru koşarken, kapıda efendisi ile karşılaştı. O zaman Züleyhâ, Yusuf'un kendisine sataştığını söyledi. Fakat Yusuf'un gömleği arkadan yırtıldığı için, onun suçsuzluğu ve Züleyhâ'nın suçlu olduğu ortaya çıktı. Kadınlar arasında Züleyhâ için dedikodular çıkınca, o kadınlara bir ziyâfet vererek Yusuf u bir münasebetle onlara göstermiştir. Kadınlar Yusuf'un bu güzelliği karşısında ona bakakalmışlar ve ellerindeki meyve yerine, parmaklarını kesmişlerdir. Ondan sonra da Züleyha'ya hak vermişlerdir (bk. Yuşuf, 12/1-111). Bazı rivâyetlere göre, Züleyhâ'nın kocası vefât ettikten sonra Allah'ın irâdesi ile eski güzelliğini kazanmış ve Yusuf (a.s) ile evlenmiştir. Yusuf (a.s) ile evlendiği zaman, bakire olduğu anlaşılmıştır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1971, IV, 2879). Fakat bu rivâyetin ciddi bir temeli, dayanağı yoktur. Bu rivâyet, daha çok edebî hikâye türlerine uymakta ve dayanmaktadır. Aslına bakıldığı zaman, Züleyhâ iyi bir izlenim bırakmamıştır. Kur'ân'daki âyetlerden anlaşıldığına göre, Züleyhâ, Yusuf (a.s)'ı yoldan çıkarmak için her türlü şeytanî yola baş vurmuştur. Onu, Allah yolundan, doğruluktan, haktan saptırmak için uğraşmıştır. Bunun için yalan söylediği ve çeşitli hilelere baş vurduğu âyet ile sabittir. Bir peygamberin böyle bir hanımla evlenmesi, onun izzetini zedeler. Yusuf (a.s)'ın onunla evlenmesi, şu meâldeki âyete de ters düşmektedir: "Kötü karakterli kadınlar öyle erkeklere, kötü karakterli erkekler öyle kadınlara. Temiz karakterli kadınlar, öyle erkeklere ve temiz karakterli erkekler öyle kadınlara..."(en-Nur, 24/26). Buna göre doğru olanı, Yusuf (a.s)'ın neticede Züleyhâ ile evlenmemiş olmasıdır (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'ân, İstanbul 1991, II, 448 vd). Hz. Muhammed (s.a.s)'in hadislerinde, Züleyhâ hakkında bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak bir seferinde Rasûlüllah (s.a.s) ondan "Yusuf'un arkadaşı" diye bahsetmiştir (ez-Zebîdi, Sahihi Buhârî Muhtasarı Tecvidi Sarih Tercemesi, trc. Ahmed Naim, İstanbul 1972, II, 663). Züleyhâ, Kur'ân'ın ibret için sunduğu Yusuf (a.s)'ın kıssasında yer aldığına göre, onun hakkında bilgi veren âyetlerde hikmetler vardır. İnsanların Züleyhâ hakkındaki bu bilgilerden çeşitli dersleri almaları gerekir. Nureddin TURGAY ZÜLHİCCE Ayların on ikincisi ve hürmetli aylar (eşhürü'l-hurum)'ın ikincisi. Kaynaklardan anlaşıldığına göre içinde Kurban bayramının da bulunduğu Zülhicce ayı, mübarek ayların en mühimleri arasında yer almaktadır. Ashabtan ibn Abbas (r.a), Peygamber (s.a.s)'den bu ayla ilgili şu hadisi nakletmektedir: Peygamber (s.a.s); "Zülhicce'nin ilk on gününde yapılan ibadetler diğer aylarda yapılan iyi amellerden, Allah nezdinde daha makbuldür" buyurunca orada bulunanlar; "Ya Rasûlüllah! Allah yolunda yapılan cihad da Zülhicce'de yapılan ibadetten daha sevgili midir?" dediler. Peygamber (s.a.s) "Evet, cihad da. Yalnız, malını, canını tehlikeye koyarak cihada çıkıp da dönmeyen (şehid olan) kimsenin cihadı bundan daha efdaldir" buyurdu (Tecrid, III, 188). Zilhicce'nin sekizinci gününe "terviye günü" dokuzuncusuna "Arefe günü"; Kurban bayramı gününe (onuncu güne) "nahr günü", ondan sonraki üç güne de "teşrik günleri" denilmiştir. "Arefe günü" burada, Kurban bayramından bir önceki gün anlamında değil, Arafat'ta vakfe gününü simgeleyen şer'î bir isimdir. Hacc sûresinin 28. âyetinde geçen Eyyâm-r ma'lûmât: Belirli günler" ile Bakara sûresinin 203. âyetinde geçen "Eyyâm-ı ma'dudat: Sayılı günler" İbn Abbas (r.a) tarafından "Zülhicce'nin ilk on günü ve teşrik günleri" diye tefsir edilmiştir. Eyyâmı ma'lûmat'ın terviye ve arefe günü, eyyâm-ı ma'dûdat'ın da teşrik günleri olduğuna dair rivayet de vardır. Bu rivayete göre "Yevm-i nahir" (kurban bayramının birinci günü) teşrik günleri arasında sayılmış olur. Bir başka rivayete göre belirli günler, kurban bayramının ilk üç günü, sayılı günler de teşrik günlerinin üçüdür ki, toplamı dört gün eder. Buna göre bu dört günü, ortada kalan ikisi hem belirli, hem de sayılı günlere girer. Bu günler için meşru kılınmış bir ibadet vardır ki, buna "teşrik tekbirleri" denilmektedir. "Allâhü ekber Allâhü ekber lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber Allâhü ekber velillâhi'l-hamd" şeklindeki tekbirleri arefe günü sabah namazından dördüncü bayram günü ikindi namazına kadar 23 vakit namazın farzları peşinden söylemek gerekir. Abdullah b. Ömer ve Ebû Hüreyre Hazretleri gibi ashâbın âlimlerinden olan zevatın bu tekbirleri Zülhicce'nin ilk on gününde de söylediklerine, hatta o günlerde çarşıya çıkıp yüksek sesle tekbir getirdiklerine dair rivayetler vardır (Tecrîd III, 190). Zülhicce'nin ilk yarısındaki günler, yüce Allah katında değerli günler arasındadır Hatta "Cuma haftanın; Zülhicce'nin ilk onu ise yılın mübarek günleridir" denilmiştir. Buna göre Zülhicce'nin ilk onuna tesadüf eden Cuma, her iki fazileti de toplayacağı için yılın en mübarek günlerinden biri sayılmıştır. Hz. Peygamber ve ashâb-ı kiram pek çok fazîletin bir arada toplandığı Zülhicce'nin ilk yarısını zikr, tesbîhât, ibâdet ve tefekkür ile geçirirler, yoksullara yardım ederlerdi. Dolayısıyle onları örnek alarak müslümanların o günlerde ibadetlerine dikkat etmeleri, dualarını artırmaları, hayır ve hasenâtı daha çok yapmaları, kendilerini nefs muhâsebesine tabi tutarak hatalarına tevbe etmeleri uygun olur. Şunu da hatırlamak gerekir ki, bilhassa Zülhicce'nin ilk yarısı içinde hacc ve kurban ibadeti vardır. Bugünlerde milyonlarca hacı telbiye getirmekte, Kâ'be'yi tavaf etmekte, tüm müslümanlar için dua etmektedirler. Malî durumu uygun olan yüz milyonları aşan müslümanlar kurbanlarını kesmektedirler. İşte tarihte Hz. İbrahim ve İsmail'in ilâhi bir imtihana uğratıp Cenâb-ı Hakk'a teslimiyette muvaffak olmaları ve koç ihsan edilmesi de bu günlerde olmuştur. Hüseyin ALGÜL | |
| | |
| | #462 |
| Üstad ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
Mesajlar: 2.865
Teşekkür Etme: 1.340
1.715 Mesajina 8.440 Defa Tesekkur edildi
Tecrübe Puanı: 5511120 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Kamerî ayların on birincisi. Câhiliye devri Arapları tarafından hurmaların olgunlaşması ve mahsulün toplanması mânâsında kullanılmaktaydı. Bilindiği gibi hicret, Rebiülevvel ayında cereyan etmişse de Arapların İslâm'dan önce bildikleri bu ayların benimsenmesinde hikmet görüldüğünden senenin ilk yılı olarak "Muharrem" kabul edilmiştir. Diğer taraftan Zülka'de, "Eşhürü'l-Hurum (Saygılı, hürmetli aylar)'un da birincisidir. Bu aylar üçü peş peşe biri ayrı olmak üzere dört tanedir: 1- Zülka'de, 2-Zülhicce, 3- Muharrem, 4- Receb. Hz. İbrahim (a.s) ve İsmail (a.s) devrinden beri bu dört ay hürmetli aylar olarak anıla- gelmiştir. Bu aylar her türlü kötülüğün, saldırının, zulmün, kıtâlin yasaklandığı aylardır. Nitekim Bakara sûresinin 217. âyetinde hürmetli ayda savaşın büyük bir suç olduğu; Allah yolundan, hak dinden engellemenin, Allah'a küfr ile Mescid-i Haram'ın halkım, aynı zamanda Muhammed ashabını oradan çıkarmanın çok büyük bir günah olduğu belirtilmiştir. Ancak câhiliye devrinde Arapların bir kısmı maişetlerini soygunculuk ve yağma ile sağladığından ve aralarında sık sık kan dâvâları ve iç harpler vuku bulduğundan peş peşe saygılı aylardan üç ay boyunca hürmet yasaklarını gözetmekte, gazveye ve saldırıya gitmemekte güçlük çekiyorlardı. Bunun önüne geçmek için muharebe ve saldırı günlerinde meselâ "Recep ayı" girerse onu helâl sayıp haramlığını "Şaban ayı"na tehir ederlerdi. Böyle bir durum "Muharrem"de gerekse bunu "Safer"e ertelerlerdi. Böylece o yıl Muharram ve Receb yerine Şaban veya Safer ayları hürmetli aylardan sayılmış olurdu. Ancak ayların sıralamasında değişiklik meydana geliyordu. Neticede tehir edilen ay, bir yıl bittikten sonra yeni yıla ekleniyordu. Diyelim ki, ertelenen ay Muharrem ve yerine geçirilen ay da Safer ise buna Safer-i âhir denilirdi. Böylece Zülhicce'den sonra yılın ilk ayı Muharrem olması icâb ederken onun yerine Safer gelmiş oluyordu. Dolayısıyle ondan sonraki gelen ayların hepsi adlarını devam ettirmekle beraber Allah'ın kendilerine tayin ettiği zaman diliminde bulunmamış oluyorlardı. Bunun pek çok sakıncası yanında hac ibadeti, Allah katında belirtilen Zülhicce ayı ve günlerinden başka ay ve günlere kaymış olurdu. Tevbe sûresinin 36 ve 37. âyetlerinde câhiliye çağı Araplarının yapmış olduğu bu işlem Allah Teâlâ tarafından kötülenmekte ve kâinatın yaratılışından itibaren mevcut olan on iki ayın yerlerinin korunması hatırlatılmakta ve "nesî" denilen sapıtmak için hürmetli ayların yerini değiştirmenin küfürde ileri gitmek olduğu; Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl saymaktan kaçınmak gerektiğini vurgulanmaktadır (bk. "Nesî") (Bu âyetlerin açıklanması için bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IV, 2523-2541) İslâmî telâkkiye göre Allah'ın saygılı kıldığı dört aydan birincisi olan Zülka'de ayında müslümanların her türlü söz ve davranışlarında daha dikkatli davranmaları, bu hürmetli ayı fırsat bilerek ruh ve kalplerini zikir, tefekkür ve ibadetle süslemeleri, haram ve yasaklardan kaçınmakta daha hassas davranmaları, İslâmî hizmetlere daha şuurlu olarak katkıda bulunmaları beklenir. Hüseyin ALGÜL ZÜMER SÛRESİ Kur'ân-ı Kerîm'in otuz dokuzuncu sûresi. Yetmiş beş âyet, binyüz yetmiş kelime ve dört bin yediyüz sekiz harftir. Fasılası, mim, nun, lam, ye, be, dal ve ra harfleridir. Mekkî surelerden olup Sebe sûresinden sonra nâzil olmuştur. Elli iki ve elli dördüncü âyetlerinin Medine'de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır. Adını yetmişbirinci âyetinde geçen Zümer kelimesinden almıştır. Zümer kelimesi, zümrenin çoğuludur. Zümre, topluluk, cemâat demektir. Buna göre zümer, topluluk, cemâatler, demektir. Yetmiş bir, yetmiş iki ve yetmiş üçüncü âyetlerinde cehenneme ve cennete sevkedilecek cemâatlerden söz edildiği için, sûreye bu isim verilmiştir. Aynı zamanda sûreye Ğuref sûresi de denir. Ğuref kelimesi, ğurfe'nin çoğuludur. Ğuref ise, oda demektir. Sûrenin yirminci âyetinde, cennet ehli olanlar için, cennette yapılan ve altlarından ırmaklar akan odalardan bahsedildiği için, sûreye ğuref sûresi de denmiştir (el-Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire, 1967, XV, 232; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1971, VI, 4113). Sûre insanları Allah'a inanmaya ve ibadet etmeye çağıran bir süredir. Kısacası, konusu "Tevhid"dir. Sûre, baştan sona kadar insanın kalbine imanı yerleştirme, bu husustaki şüpheleri giderme, izâle etme mesajlarını vermektedir. Nitekim sûrenin başında, ilk önce Allah'ın varlığı, birliği ve hakimiyeti dile getirilmekte, ondan sonra Hz. Muhammed (s.a.s)'e hitabedilmekte ve ondan sonra da, tüm insanlığa seslenilmekte, mesajlar verilmektedir: "(Bu) Kitab'ın indirilmesi, aziz ve hikmet sahibi Allah tarafındandır. Biz bu Kitabı sana hak ile indirdik. Öyleyse sen de dini yalnız kendisine hâlis kılarak Allah'a kulluk et. İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinerek: "Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" diyenlere gelince, şüphesiz ki, Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı, nankör olan kimseyi doğru yola ilelmez" (3). Hemen hemen sûrenin sonuna kadar aynı konu, "Tevhid" konusu işlenmiştir. Âhiret inancı, tabii olaylar ve insanın yaratılışı hakkında bilgiler verilerek, İslâm esaslarına uygun bir inanç ve bir hayat tarzı telkin edilmiştir (Seyyid Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'ân, Beyrut 1971, VII, 116 vd). Yüce Allah'ın varlığı, birliği, hakimiyeti ve üstünlüğü hakkında çeşitli bilgilerle beraber, bazen net ve açık bir şekilde "Tevhid" inancının mesajları verilmiştir: "Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin yöneticisidir" (ez-Zümer, 39/62) Sûrede bir de, Allah'ın yolundan sapan, çeşitli yanlış ve kötü hareketlerde bulunan insanlara, tevbe ederek "Tevhid" yoluna dönmeleri ve tevbe ettikleri takdirde, hata, kusur ve günahlarının affedileceği haber verilmektedir: "(Tarafımdan onlara) de ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü, O, çok esirgeyen, çok bağışlayandır" (53). İbn Abbas (r.a)'dan nakledildiğine göre, şirke düşen ve çeşitli günahları işleyen bazı kişiler, Hz. Muhammed (s.a.s)'e gelmişler ve: "Senin anlattığın ve insanları ona davet ettiğin yol (din), güzel bir şeydir. Yaptığımız çeşitli kötülükleri affettirecek herhangi bir şey var mıdır? Bize bu hususta bir bilgi verir misin?" demişler. Bunun üzerine yukarıda meâli sunulan âyet nazil olmuştur (Abdulfettah el-Kadi, Esbâbu'n-Nüzûl, Mısır, 194). Sûrede dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı hususudur: "De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklı selim sahipleri öğüt alır"(9). Bu âyette, Yüce Allah'ın çeşitli eser ve nimetlerini düşünen ve bunun neticesinde "Tevhid" inancında karar kılanların, gaflet ve dalâlet içinde kalanlardan farklı olduğu vurgulanmaktadır. Sûrenin sonunda, tekrar, cennet ve cehenneme gidecek olan zümre ve topluluklar konu edilmektedir: "İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman, cehennemin kapıları açıldı, cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi: "Kendi aranızdan, Rabb'inizin âyetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?" Evet, geldi, dediler. Ama kâfirlere azab sözü hak oldu. "O halde içinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kölüymüş!" denilir. Rabb'lerinin (azâbından) korunanlar da, bölük bölük cennete sevkedilirler. Oraya varıp da (cennetin) kapıları açıldığında, bekçileri onlara: "Selam size, (ne) hoşsunuz. Ebedi kalmak üzere buraya girin!"dediler. (Cennetlikler) de: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamd olsun. (Allah için) çalışanların ücreti ne güzelmiş!" dediler. Melekleri görürsün ki, ArŞ'ın etrafını çevirmiş olarak Rabblerini övgü ile anarlar. (O gün) aralarında hak ile hükmedilmiş ve: "Hamd âlemlerin Rabb'ine mahsustur"denmiştir" (71-75). Nureddin TURGAY ZÜNNÂR Rumca'da kuşak. Vaktiyle hristiyan papazların çıplak tenleri üzerine kuşandıkları kıldan kaba, kalın ve sert kumaş. Bir başka lügat açıklamasına göre, papazların bellerine bağladıkları, uçları sarkık, ipten örme kuşak. Mintaka'dan farklı olan Zünnâr, Süryanice'de Ephraem, Arapça'da Zünnâre şeklinde yazılmakla beraber, kelimenin Grekçe Zone kökünden çıktığı kabul edilmektedir. Klasik Arap dilinde zünnâr, herhangi bir kemer ise de, özellikle hristiyan, yahudi, mecusi ve zımmîlerin bellerine taktıkları kemerdir. Modern Arapça'da bu kelime yahudilerin, alınlarının iki yanlarına uzattıkları saç buketlerini ifade için kullanılır (Tevrat, Levililer, XIX, 27). Farsça'da Zünnâr, Brahmanların mukaddes iplerini, sûfi şiirlerinde ise dinin zâhiri davranışlarını anlatmak için kullanılır. Genellikle kalın kumaş veya ipten yapılan Zünnâr, aslında bir kemer olduğu ve elbise üzerine kuşanıldığı halde Giyâr kelimesi de Zünnâr ile ayni manada kullanılmıştır. Hristiyan kaynaklarına göre Patrik Maramma (ö. 647) hristiyan din adamlarının Zünnar kuşanmalarını emretmiştir. Bu mecburiyet Halife Hz. Ömer'e kadar götürülürse de bu husus genellikle ilk kaynaklarda zikredilmemiştir. Büyük bir ihtimalle Zünnâr ilk devirlerde takılmamıştır. İslâm ülkelerinde yaşayan gayr-i müslimler, kendilerine has kıyafetleriyle temayüz etmek için zaman zaman belli şekilde giyinmek durumunda kalmışlardır (H. G. Yurdaydın, İslâm Devletinde Müslüman Olmayanların Durumu, İlah. Fak. Derg. Ankara 1985, XXVII, 97). Halife Mütevekkil zamanında zimmîler kuşak ve kalensövenin üzerine de iki düğme ile taylesan denilen sarı bir atkı kullanırlardı ve kalansövenin rengi müslümanlarınkinden farklı idi. Zimmîlerin kıyafetlerinin müslüman idarecilerce kayıt altına alındığı yolunda Ebu'l-Ferec vb. hristiyan kaynaklarındaki ifadelerin bütününe katılmak mümkün değildir. Ancak bazı idarecilerin bu konuda mahalli tasarrufları sözkonusu olabilir. Bu da müslümanlarla hristiyanların dış görünüş itibariyle kolayca farkedilmelerini sağlamak içindir. Ömer b. Abdülaziz'in hristiyanların sarık sarmalarını yasaklayışı, bu uygulamanın tipik bir örneğidir. Halife Hârun Reşid'in de Bağdat zimmîleri için buna benzer bir uygulamada bulunduğu bilinmektedir. Bazı hallerde zimmîlerin İran ceketi denilen kubâ, sarık veya ipek manto giymelerine izin verilmemiştir. İslâm ülkelerinde yaşayan hemen bütün hristiyanlar hiçbir mecburiyet olmadığı halde bal renkli elbiseler giymişlerdir. Bu, kendilerinin yine kendilerince kısa yoldan tanınmasını sağlamak içindir. Halife Mütevekkil zamanında zimmîler kuşak üzerine iki düğme ile taylesan denilen sarı bir atkı kullanmışlardır. Onların köleleri ise giydikleri elbiselerin üzerine iki kumaş parçası takmak zorunda idiler. Bu kumaşların bir parçası sırtta, diğer parçası öndedir (A.S. Tritten., İA XIII, 655). Müslümanlarla hıristiyanların uzaktan bile olsa kolayca ayırd edilmeleri için daha başka uygulamalar da bilinmektedir. Nitekim Hâkim bu maksat için Mısır'daki hristiyanların boyunlarında bir karış uzunluğunda bir haç, yahudilerin ise siyah sarıkla boyunlarında bir tahta parçası taşımalarını istemiştir. Onun bu makul isteği her iki gayr-i müslim toplumca yerinde görülmüş ve itiraza uğramamıştır. Ancak hemen belirtelim ki, hristiyan kaynaklarından bazıları bu makul ve basit tedbirleri zoraki bir uygulama olarak nitelendirmişlerdir. Nitekim zimmîlerden, alınları üzerindeki saçları kısa kesmelerini istemek de zoraki bir uygulamak olarak yorumlanmıştır. Zimmîlerin elbise, binek hayvanı ve kıyafet konularında baştan beri müslümanlara benzememeleri keyfiyeti genel bir prensip olarak kabul edilince, bu husus müslüman idarecilerce zor kullanılmadan uygulanmıştır. Nitekim onlar, müslümanların bellerine taktıkları kuşak yerine, kalın ipten yapılmış kemerleri yine bellerine bağlamışlar, başlarına da çizgili kalensöve giymişlerdir. Ayrıca zimmîlere, atlarının eserlerindeki tümseği tahtadan yapmaları, papuç bağlarını ikili olması, elbise ve kıyafetlerinde müslümanları taklit etmemeleri tavsiye edilmiştir. Gayr-i müslimlerin islâm şehirlerinde oturmalarına ve ticaretle meşgul olmalarına Hz.Peygamber'den beri izin verilmiş ancak, domuz ve şarap alım-satımı yapmaları yasaklanmıştır. Bilindiği gibi bu yasak öncelikle müslümanlara uygulanmıştır. Hz. Ömer'in valilere gönderdiği tamimlerde zimmîlerin belli kıyafetle dolaşmalarını istemesi, müslümanlarla gayr-i müslimlerin birbirinden kolayca ayırdedilebilmelerini sağlamak içindir (Ebû Ysuf, Kitabu'l-Harac, 207). Kolay ve kısa yoldan tanınmalarını sağlamak için gayr-i müslimlere uygulanan bu kıyafet mecburiyeti, onların dinî vazifelerini vicdan huzuru içinde yerine getirmelerine hiçbir zaman engel teşkil etmemiştir. Zimmîler her türlü müdahaleden uzak olarak mabetlerini diledikleri şekilde yapmışlar, ibadet ve âyinlerini serbestçe yerine getirmişlerdir. Mâbetlerin korunması ise müslüman idarecilerin en başta gelen görevleri olmuştur. Nitekim Ömer b. Abdülaziz, şikâyet üzerine bir kilisenin mescide ilâve edilen arazisini hemen tekrar hristiyanlara iade etmiştir (el-Belazûrî Fütuhu'l-Büldân, çev. Mustafa Fayda, Ankara, 1987, 179). Osman CİLACI |
| | |
| Mesajiniza Tesekkur Eden Uyeler: | gülümsün (12-09-2007) |
| | #463 |
| Isınan Üye ![]()
Mesajlar: 10
Teşekkür Etme: 0
5 Mesajina 5 Defa Tesekkur edildi
Tecrübe Puanı: 37 ![]() |
bu ne ya oku oku bitmedi. saol guzel olmuş ama eline koluna saglık |
| | |
| | #464 |
| Isınan Üye ![]()
Mesajlar: 36
Teşekkür Etme: 49
20 Mesajina 38 Defa Tesekkur edildi
Tecrübe Puanı: 41 ![]() | emeğine sağlık .... |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
| |
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Fotoğrafçılık Ansiklopedisi... | GönüL | Resim Bölümü | 21 | 08-17-2008 19:06 |
| :: Sağlık Ansiklopedisi :: | zeynep | Sağlıklı Yaşam | 13 | 03-15-2008 12:38 |
| Anime&Manga Ansiklopedisi | zeynep | Anime-Japon Çizgi Film Sanatı | 0 | 01-18-2008 17:05 |
| Islâm Felsefesi nedir?Islâm Felsefesi hakkında.. | serapqq | Felsefe/Sosyoloji/Psikoloji | 0 | 12-14-2007 14:04 |
| Islam Alimleri Ansiklopedisi | Ebru | İslami programlar | 2 | 10-10-2007 11:14 |
Forumumuzda yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız İletisimden bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
Contact- İletişim Gizlilik Bildirimi Forum Kurallarımız