![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Fan Kulüpler | Etiketler | Albümler | SSS | Arama | Bugünkü Mesajlar | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
| Ekonomi-İşletme Ekonomi-Işletme |
![]() |
| | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
| | #1 | |
| Onursal Üye ![]() Üyelik Tarihi: Oct 2006 Bulunduğu Yer: Düsseldorf/Germany
Mesajlar: 4.110 Teşekkür Etme: 1.139 2.441 Mesajina 7.181 Defa Tesekkur edildi Tecrübe Puanı: 35 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Satım Sözleşmesi Nedir? Derleyen: Av.Işıl AKCAN Satım (satış) sözleşmesi "iki tarafa borç yükleyen sözleşme"lerdendir. Diğer bir ifadeyle, satıcı ve alıcı hem borçlu, hem de alacaklıdırlar. Satıcı, satılan malı, hakkı veya malvarlığı değerinin mülkiyet ve zilyetliğini alıcıya devretmek bakımından borçlu, semeni (satış bedelini/parayı) ondan istemek bakımından alacaklıdır. Aynı şekilde alıcı da, semeni satıcıya ödemek bakımından borçlu, fakat satılan şeyin mülkiyet ve zilyetliğinin kendisine devredilmesini istemek bakımından alacaklıdır. Satım Sözleşmesinin Unsurları Nelerdir? Borçlar Kanunu md.182 satım sözleşmesini tanımlamıştır. Sözleşmenin başlıca unsurları; Satılan mal: Ekonomik değeri olan herşey satış sözleşmesinin konusu olabilir. Satış bedeli : Türk parası yada döviz olabilir. Tarafların bu hususlarda anlaşmaları : Yanların karşılıklı birbirine uygun irade beyanları sözlemeyi oluşturur. Taşınır Satışı Nedir? Taşınır mülkiyetinin konusu, bir yerden başka bir yere götürülebilen nesneler ile taşınmaz mülkiyetinin kapsamına girmeyen ve edinmeye elverişli bulunan doğal güçlerdir.(MK.762) Buradaki doğal güçler elektrik enerjisi, su enerjisi gibi ekonomik değeri olandoğal güçlerdir. Taşınır eşya, toprağa bağlı olmayan, özüne zarar vermeksizin kendi gücüyle ya da dış etkenlerle bir yerden başka bir yere götürülebilen maddesel mallardır. (Taş ocağından çıkarılan taşlar, tapuya kayıtlı olmayan gecekondular da taşınır hükmündedir.) Taşınır mal satışı kural olarak şekle tabi değildir. Yazılı yada sözlü satış sözleşmesi yapılabilir. Ve fakat bazı yasalar taşınır satımı için belli bir şekil öngörmüştür. tabi kılınmıştır. Örneğin; fikir ve sanat eserleri üzerindeki hakların satışının yazılı olması , marka satışı ve otomobil satışının noter kanalıyla olması gibi. Satıcının borçları; malın teslimini ve alıcıya mülkiyetin geçirilmesini sağlamaktır. Alıcının bu borçlardan birini yerine getirmeyen satıcıya karşı dava açma hakkı vardır. Alıcının ise; satış bedelini ödeme ve malı teslim alma borcu vardır. Taşınmaz Satışı Nedir? Derleyen: Av. Işıl AKCAN Taşınmaz mülkiyetinin konusu, arai,tapu siciline ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar ile kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümlerin satışıdır.(MK.734) Taşınmaz mal satışının geçerli olabilmesi için tapu memuru önünde yapılması gerekmektedir. Bu koşula uyulmazsa satış sözleşmesi geçersiz olur, alıcı ifa için satıcıyı zorlayamaz. Yine de harici satış yapılmışsa bu defa taraflar edimlerinin geri verilmesini isteyebilir. Taksitle Satış Nedir? Derleyen: Av. Işıl AKCAN Taşınır bir malın bedelinin satılan malın tesliminden sonra ,en az iki taksitli olmak şartıyla aralıklarla ödemeli satışlara denir. Satış bedelinin taksitle ödenmesi söz konusu olan satışlarda, alıcı taksitlerden birinin ödenmemesi halinde, satıcı ödenmeyen taksidin ödenmesini yada sözleşmeye yazılmışsa kalan taksitlerin tümünü isteyebileceği gibi yine sözleşmeye yazılmış olması koşulu ile satılanın mülkiyetini iddia ve satışı fesh de edebilir.(BK m.222) Konsinye Satış Nedir? Konsinye satış; malın sahibi (konsinyör) tarafından satışa sunulmak kaydıyla aracı satıcıya (konsinyi) gönderilmesidir. Konsinyasyon suretiyle satışta; gerçek satış malın gönderilmesi sırasında değil, aracı (konsinyi) tarafından üçüncü kişilere satılması sırasında gerçekleşir. Kesin satış gerçekleşene kadar malın mülkiyeti satıcıya (konsinyöre) aittir. Bu sözleşmede, mal satışı yapacak olan kişiye teslim edilir. Mal kendisine bırakılan ise, bu malı kararlaştırılan fiyattan aşağı olmamak üzere satar ve kararlaştırılan bedeli malı kendisine bırakana verir eğer malı satamazsa veya satmazsa malı geri verir. Mal kendisine bırakılanın kazancı aradaki anlaşmaya göre değişir. Ya satış bedelinin belli bir yüzdesidir yada kararlaştırılan fiyattan daha fazla fiyata satış yapılması halinde aradaki fark ona ait olur. Kefalet Sözleşmesi Nedir? “Kefalet akdi ile kefil, asıl borçlunun alacaklısına karşı asıl borcun ödenmesini taahhüt eder.” (BK 483) Kefalet üçüncü bir kişinin, borçlunun borcunu ödememesi halinde borçtan şahsen sorumlu olmayı alacaklıya karşı taahüt ettiği bir sözleşmedir. Kefil tarafından, üçüncü bir şahsın (borçlunun) borcunun geri ödeneceği, alacaklıya karşı taahhüt edilir. Bu nedenle kefalet sözleşmesinde, üçlü bir ilişki ortaya çıkmaktadır. Ancak, asıl borçlu kefalet akdinde taraf değildir. Kural olarak kefilin alacaklı veya borçlu dışında üçüncü bir şahıs olması gereklidir. Kefalet Sözleşmesinin Özellikleri Nelerdir? Kefalet akdi, geçerli bir asıl borca bağlı olarak hüküm ifade eder. Kefaletin temin ettiği asıl borcun dışında herhangi bir şekilde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu niteliği gereği kefalet, asıl borç hangi sebepten olursa olsun sona erdiği takdirde, kendiliğinden sona erer. İkincil niteliğinin yanısıra, kefalet kendi hukuki sebebi, içeriği olan tamamen bağımsız bir akittir. Bu yüzden, kefil ödemede bulunurken asıl borcu değil, kendi borcunu ifa eder ve kefilin ödemesi ile asıl borç değil, kefalet borcu sona erer. Özellikleri: Geçerli bir asıl borcun bulunması zorunludur. Bu kuralın istisnası : Hata veya ehliyetsizlik sebebiyle asıl borçlunun sorumluluğuna gidilemeyen hallerde; eğer kefil akdin borçludan kaynaklanan bu eksikliğini baştan beri biliyor ise, kefilin sorumluluğu devam eder. Kefilin sorumluluğu, asıl borçludan daha ağır ve farklı olamaz. Bu kuralın istisnası; asıl borçlunun konkordato ilan etmesi halinde ortaya çıkar.Konkordato tasdik edildiği takdirde, asıl borçlu konkordato ile belirlenen oranda yükümlü olurken, kefil asıl borcu ödemek zorunda kalabilir. Alacak asıl borçluya karşı muaccel (ileri sürülebilir durumda) olmadan, kefile karşı muaccel olamaz. Asıl borç bir şarta bağlı ise, kefil kayıtsız şartsız bir taahhüt altına giremez. Kefalet alacağı, asıl alacaktan ayrı olarak temlik edilemez. Kefil, asıl borçluya ait bütün def’ileri alacaklıya karşı ileri sürebilir. Alacaklı, ihtilaf halinde sadece kefaleti değil, asıl borcun varlığını da ispat etmek zorundadır. Kefalet akdi, ikinci derecede bir akittir. Zaman bakımından, asıl borcun ödenmemesi halinde kefil takip edilebilir. Yükümlülük açısından ise, asıl borç muaccel (ileri sürülebilir durumda) olduktan sonra kefalet muaccel olabilir. Kefil, asıl borcu yerine getirmez; fakat asıl borcun yerine getirilmemesinden doğan zararı tazmin eder. Kefalet Akdinin Şartları Nelerdir? 1. Kefalet Sözlesmesinin Yazılı Şekilde Yapılması Kefalet akdinin yazılı şekilde yapılması kanuni geçerlilik şartıdır. Buna uyulmaması halinde kefalet hükümsüz olacaktır. Yazılı şekil zorunlu olmakla beraber, kefalet akdi hiç bir zaman (örneğin, bonodaki gibi) belli kelimeleri içermesi gereken bir metni zorunlu kılmamaktadır. Kullanılacak lisan için de bir sınırlama bulunmamaktadır. El yazısı, daktilo, bilgisayar gibi her çesit araçla yazılmış olabilir. Kefalet için ayrı bir senet düzenlenmeyip, asıl borç senedinin imzalanması ile de yapılabilir. Kefalet sözleşmesinde en az bulunması gerekenler şunlardır; asıl borcun türü, yükümlülüğün sebebi, kapsamı, asıl borçlunun ve alacaklının isimleri olmalıdır. Kefalet sözleşmesinde, kefilin sorumlu olacağı belli miktarın gösterilmesi de zorunlu değildir. Kefilin sorumluluğunu belirleyecek durumda olması yeterli görülmektedir. Örneğin asıl borç sözleşmesinden, alacak miktarı anlaşılabiliyorsa bu yeterlidir. Bunun dışında kefil, daha az bir miktara kefil olmak istiyorsa bunu belirtmelidir. Asıl borç para borcundan baska bir yükümlülük dahi olsa kefilin yükümlülüğünün para ile belirlenmesi gereklidir. Kefilin yükümlülüğünün Türk Parası ile gösterilmesi zorunlu değildir. 2. Para ile Belirlenebilir Bir Borcun Bulunması Kefil olunan borç ne tür edimi içerirse içersin, kefalet para ile tazmini kabil bulunan her türlü borç için verilebilir. Bir cari hesap sözleşmesine (örneğin; bankaların açmış oldukları kredi borcuna) kefil olunduğu takdirde, kural olarak tek bir borç değil, fakat belli sınırlar içinde çesitli zamanlarda ve değişik miktarlarda açılan krediler tek bir kefalet yükümlülüğünün kapsamına dahili olmaktadır. Bu durum bankaların kredi sözlesmelerinde kefilin “… doğmuş ve doğacak bütün borçlarını…” tekeffül etmesi seklinde düzenlenmektedir. Bankalarla akdedilen kredi sözleşmelerine kefalet halinde de, kefilin sorumlu olacağı azami miktarın gösterilmesi, kefaletin geçerlilik koşuldur. Kefalet ayrı bir sözleşme şeklinde olmayıp, kredi sözleşmesinin içinde yapılmış ve kefilin sorumlu olduğu azami miktar gösterilmemişse, asıl borç olan kredi limiti, kefilin de sorumluluğunun üst sınırım belirlemiş olur. Kredi limitinin sonradan arttırılması halinde, kefil arttırılan limitten değil kefalet yükümlülüğü altına girdiği andaki limitten sorumludur. Kefil, kredi veya kefalet sözleşmesi kurulurken, sonradan artan limitleri de kabul ettiği şeklinde sözleşmeye kayıt düşse de (sorumluğu açısından) bu kabul kaydı geçerli olmaz. Çünkü, böyle bir taahhüt soyuttur, kefilin sorumlu olduğu üst sınır belli değildir. 3. Başkasına Ait Geçerli Bir Borcun Bulunması Geçerli bir kefalet akdinin kurulabilmesi için, baskasına ait bir borcun bulunması şarttır. Asıl borcun herhangi bir şekilde hükümsüz olması halinde, (örneğin, imkansızlık, kanuna ahlaka aykırılık, irade uyuşmazlığı, ehliyetsizlik vs gibi) kefalet akdi de geçersiz olur. 4. Kefil Olma Ehliyeti Tam ehliyetli gerçek kişiler, Tüzel kişilerde (şirketlerde) ise her tüzel kişinin kefalet ehliyetinin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Tazminat Yükümlülüğü Nedir? Kefil alacaklının, asıl borcun yerine getirilmemesinden doğan müspet zararını tazmin etmeyi üstlenir. Kefaletle temin edilen borç çok çeşitli sebeplerden (satış, kira, haksız fiil, karz akdi vs.) doğmuş olabilir. Kefaletin ise tek bir sebebi vardır; asıl borcun sebebi ne olursa olsun alacaklıyı güvence altına almaktır. Kefalet yükümlülüğünün içeriği de asıl borçtan farklı olarak daima aynıdır. Yani asıl borç ne çesit bir edimi içerirse içersin (bir seyi yapmak, belli bir parayı ödemek, temiz kullanmak vs. gibi); kefalet yükümlülüğü asıl edimin yerine getirilmemesinden doğan zararın tazmin edilmesidir. Kefil aynen edaya zorlanamaz; alacaklının uğradığı zararı ödeme yoluyla telafi edebilir. Kefaletin Türleri Nelerdir? 1. Adi Kefalet Adi kefaletin en önemli özelliği, asıl borçlunun aczi (borcu ödeyemeyeceği) tespit edilmedikçe ya da borcu temin için alınan rehin veya ipotek paraya çevrilmedikçe kefilin takip edilememesidir. Borçlar Kanunu sistemine göre asıl kefalet adi kefalettir. Müteselsil kefil olduğu kanun veya sözleşme ile ayrıca belirtilmediği takdirde, adi kefalet hükümleri geçerlidir. Adi kefalette alacaklı; Asıl borçlunun iflas etmesi veya konkordato mehili alması, Borçlu aleyhine yapılan takibin semeresiz kalması Borçlu aleyhine Türkiye’de takip yapmanın imkansız olması, hallerinde doğrudan kefil aleyhine takip yapabilir. Bunun dışında, öncelikle asıl borçluyu takip etmesi ve bundan bir sonuç elde edemediği takdirde, kefil aleyhine takip yapması gerekir. 2. Müteselsil Kefalet Uygulamada en çok rastlanılan kefalet türü “Müteselsil Kefalet”tir. Müteselsil kelimesi ile anlatılmak istenen; “Alacaklının doğrudan doğruya asıl borçluya başvurmaksızın kefil aleyhine takibe geçebilmesi” dir. Adi kefalette kefil önce asıl alacaklıya müracaat edilmesi veya rehnin paraya çevrilmesi def’ilerini ileri sürebilecekken, müteselsil kefalette bu haktan feragat etmiştir. Ticaret Kanunu uyarınca, ticari borçlara kefalet, aksi kararlaştırılmadıkça müteselsil kefalettir. Bunun dışında, adi kefalet normal kefalet türü olarak kabul edildiğinden, müteselsil kefaletin kefalet sözleşmesinden açıkça anlaşılması gerekir. Müteselsil kefaletin alacaklıya sagladığı en büyük fayda, borç muacceliyet (takip edilebilirlik) kazandığı an kefile basvurarak alacağını talep edebilmesidir. 3. Birlikte Kefalet Birden fazla kişinin birbirlerine güvenerek, birlikte kefalet vermeleridir. Kefiller, ödeme gücüne sahip diğerlerini görerek, hiç olmazsa borcun bir kısmının diğerleri tarafından karşılanacağını hesaplayarak kefil olmaktadırlar. Temkinli, basiretli ve varlıklı bir kefilin bulunması diğer kefilleri rahatlatacak, güven telkin edecektir. Bütün yükümlülüklerde olduğu gibi, kefalet akdinin imzalanmasında da çeşitli düşünceler rol oynar. Örneğin kefil asıl borçlunun ödeme gücüne güvenebilir; verilen rehinlerin değerine güvenebilir; diğer kefillerin bulunmasını yeterli görebilir vs. bu gibi sebeplerle kendisine müracaat edilmeyeceğini düsünebilir. Tarafların sözleşe kurulması sırasında iradelerini beyan ederken, taşıdıkları düsünceler önem taşımaz. Ancak, bu kuralın bir istisnası birlikte kefalette söz konusudur. Borçlar Kanunu 488.maddesi, kefilin, diğer şahısların da kefil olacaklarına güvenerek kefalet vermesi halinde, bu düşünceye önem vermekte; diğerlerinin daha sonra kefalet sözleşmesini imzalamamaları halinde, buna güvenerek kefalet eden kefilin sorumlu olmayacağını öngörmektedir. 4. Kefile Kefalet ve Rücua Kefalet Kefile kefil, alacaklıya karşı kefilin taahhüdünü yerine getirmeyi taahhüt eden kimsedir. Sözleşmenin tarafları kefil ile asıl alacaklıdır. Alacaklı, teminatını güçlendirebilmek için kefilin ödeme taahhüdünün de temin edilmesini isteyebilir. Bu durumda kefile kefil devreye girmektedir ve alacaklıya, kefilin taahhüdünü yerine getireceğini beyan etmektedir. Kefile kefilin borcu, ilk kefilin taahhüdü ile sınırlıdır. Rücua kefil ise, kefile karşı asıl borçlunun ödeme gücünü taahhüt eder. Sözleşmenin tarafları ilk kefil ile rücua kefil olandır. Rücua kefalet, genellikle ilk kefili teşvik için yapılır. Ödemede bulunan kefil, önce asıl borçluyu takip edecek; bir şey elde edemediği takdirde de rücua kefile başvurabilecektir. Kefilin Sorumluluğunun Kapsamı Nedir? Kefaletin geçerliliği, kefalet sözleşmesinde kefilin sorumlu olacağı miktarın gösterilmesine bağlıdır. Bu hükümle, kefilin sorumluluğunun kapsamının da belirlenmiş olduğu düşünülebilir. Yani, kefalet sözleşmesinde gösterilen meblağın sadece asıl borcu mu kapsadığı; yoksa temerrüt faizi, mahkeme masrafları vs. de dahil olmak üzere kefilin sorumluluğunun azami haddini mi gösterdiği konusu önemlidir. Sözleşmesinde kefilin sorumlu olacağı miktarın gösterilmesi şartı, kefilin önceden sorumluluğunun sınırlarını belirleyebilmesi içindir. Faiz, vs. masraflar baslangıçta kesin olarak hesaplanamazsa da, kefil tarafından tahmin edilebilirler. Bu nedenle kefil, kefalet senedinde belirtilen sınırı asmış olsa da, faiz ve masraflardan sorumlu tutulabilecektir. Hatta, kefalet sözleşmesinde belirtilmiş olması kaydıyla, faizde meydana gelecek artışlardan da sorumlu olacaktır. Kefilin kendi temerrüdü sonucu ortaya çıkacak faiz ve masraflardan, ayrıca ve sınırsız olarak sorumlu olacağı kuskusuzdur. Ayrıca kefil, borçlunun kusur ve temerrüdünün yasal sonuçlarından da sorumludur. Kefilin, asıl borçlu aleyhine açılan dava ve icra masraflarından sorumlu tutulabilmesi için, kendisine zamanında haber ve ödeme yapması için uygun süre verilmesi şarttır. Kefilin ölümü halinde mirasçıları, tıpkı kefil gibi tüm mal varlıklarıyla alacaklıya karşı sorumlu olurlar. Ancak, mirasçılar mirası reddetmeleri halinde, kefalet borcundan da sorumlu olmayacaklardır. Mirasın reddi halinde alacaklýı kefilin terekesi (mal varlığı) ile sınırlı olarak talepte bulunabilir.
__________________ ÖLÜMÜNE SEVDALI :rose: YAKINDA NISANLI SENI COK SEVIYORUM ÖMRÜM | |
| | |
| | #2 |
| Onursal Üye ![]() Üyelik Tarihi: Oct 2006 Bulunduğu Yer: Düsseldorf/Germany
Mesajlar: 4.110 Teşekkür Etme: 1.139 2.441 Mesajina 7.181 Defa Tesekkur edildi Tecrübe Puanı: 35 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | A posteriori: Olay sonrası, gerçekleşen duruma dayalı analiz; tersi için bkz.: a priori. A priori: Gerçekleşmeden önceki, olay öncesi duruma dayalı analiz; tersi için. A.B.: Aktiebolag, İsveç dilinde anonim şirket. A.D. Milattan Sonra, (Anno domini). A.G.: Aküengesellschaft, Almanca'da anonim şirket. A/P: (1) Dış ticaret belgelerinde "satın alma yetkisi" (authority to purchase) veya "ödeme yetkisi" (authority to pay), (2) Muhasebede "borçlu hesaplar" (ac-counts payable). Ab inito: Başlangıçtan beri, (huk.). Abatement: Duruşmanın ertelenmesi, davanın düşmesi, fatura bedelinden yapılan indirim, tenzilat. ABC analysis: ABC analizi; bir envanter yönetimi stratejisi, şöyle ki önce mallar satış hacmi gibi bir kıstasa göre gruplandırılır, sonra da önemine göre her gruba farklı bir müşteri hizmeti düzeyi verilir. Abdication: Tahttan feragat. Saltanatı terk etme. Ability problem: Yetenek problemi; yetenekli kimselerin genellikle daha ileri eğitim gördükleri varsayılırsa eğitimin getiri oranı olduğundan daha yüksek çıkar; oysa gerçekte kişilerin kazançları arasındaki farklar eğitimden değil, onların yetenek farklılıklarından kaynaklanmış olabilir. Ability test: Bir kimsenin belirli türdeki bir işi yapabilme konusundaki yeteneğini belirlemeye yönelik test. Ability: Yetenek, kabiliyet, güç, meziyet, yeti. Ability-to-pay principle: Ödeme gücü ilkesi, (vergi). Gelir arttıkça ödenecek verginin de (mutlak ve göreceli olarak) artmasına dayanan vergilendirme kuralı. Able: Ehil, yasal bakımdan yetkili, yetenekli, muktedir (huk.). Abnormal profîts: Normalüstü kârlar. Aboard: Gemide, uçakta, trende Abolition: Ortadan kaldırma, yürürlükten çıkarma, lâğvetme. Abondonment: Terk, deniz sigortasında gemiyi terk, (huk.). Abonnement: Abonman. Kıta Avrupa’sı ülkelerinde trenlerde veya belediye otobüs taşımacılığında kullanılan ve belirli yörede sınırsız seyahat olanağı sağlayan bilet. Abortion: Çocuk aldırma, kürtaj. Above par: Paritenin üstünde, başa baş değerinden daha yüksek; bir menkul değerin piyasada, itibari değerinin (üzerinde yazılı değer) üzerinden işlem görmesi. Aboveirmarket pricing: Piyasa fiyatının üzerinde fiyatlandırma. Above-the-line transactions: Çizgi üstü işlemler, (ulus. ikt). Ödemeler bilânçosuna kaydedilen otonom işlemler, (bkz. autonomous transactions). Abrasion: Madeni paranın uzun süre tedavülde kalması sonucu aşınıp ağırlığından kaybetmesi. Abridgement: Kısaltma, özetleme, (huk.). Abroad: Yurt dışında, dışarıda. Abrogation: İptal, yürürlükten kaldırma, ilga, (huk.). Absence rate: Devamsızlık oranı, kaybedilen işgünlerinin çalışılan toplam iş-günlerine oranı. Absence: Kaybolma, gaiplik, işe devamsızlık, (huk.) Absentee: İşine gelmeyen, görevine devam etmeyen, (huk., işlet.). Absenteeism: İşe devamsızlık. İşçinin herhangi bir nedenle işine gelmemesi durumu. Absolute advantage: Mutlak üstünlük. Absolute frequency: (ulus. iktisat). Bir ülkenin aynı kaynak miktarını kullanarak bir maldan diğer ülkeye göre daha fazla miktarda üretim yapabilmesi, üretimini düşük maliyetle gerçekleştirebilmesi. Absolute frequency: Mutlak sıklık (frekans). Nominal verilerin dağılımında bir ölçü, belli bir kategoride görülen toplam eleman sayısı ile tanımlanır. Absolute liability: Mutlak sorumluluk, (huk.). Absolute majority: Mutlak çoğunluk, salt çoğunluk, (siy.). Absolute nullity: Mutlak butlan, (huk.), yasal bakımdan tümden geçersiz olma. Absolute poverty: Mutlak yoksulluk. Kişi başına gelirin ancak temel ihtiyaç maddelerinin karşılanmasına yetecek bir düzeyin bile altına düşmesi durumu. Absolute precision: Mutlak kesinlik. Birimlerle ifade olunan doğruluk, kesinlik. Absolute price: Bir malın fiyatının toplam para miktarı biçiminde tanımlanması, göreceli (nispi) fiyatların tersi. Absolute product failure: Mutlak ürün başarısızlığı. İşletmenin üretim ve pazarlama giderlerini karşılayamaması durumunda ortaya çıkar ve firma mali zarara girer. Absolute purchasing power parity: Mutlak satmalına gücü paritesi. Denge döviz kurunun iki ülkenin fiyat düzeyleri (fiyat indeksleri) oranına eşit olduğunu varsayan hipotez. Bu teorinin yerine göreceli satmalına gücü paritesi (relative purchasing power parity) daha geçerli bir yaklaşım oluşturmaktadır. Absolute share: Mutlak pay; örneğin belli bir üretim faktörünün milli gelirden aldığı toplam miktar. Absolute: Mutlak, toplam miktar, düzey; örneğin mutlak fiyat toplam parasal fiyat düzeyini ifade eder, riıspi(relative) kavramının tersi. Absolve: İbra etme, suç veya cezayı affetme, (huk.). Absorb: Massetme, bir hesabı veya hesap grubunu başka bir hesapla birleştirme, (muh.). Absorption approach: Toplam harcama (massetme) yaklaşımı, (ulus ikt). Döviz kurundaki bir değişmenin yarattığı gelir ve harcama değişiklikleri kanalıyla dış dengesizliklerin giderilme sürecini açıklayan teori. Absorptive capacity: Massetme kapasitesi. Kalkınmakta olan bir ülkenin yabancı kamu veya özel mali yardımları etkin biçimde massedebilme (verimli biçimde kullanabilme) yeteneği. Abstention: Çekinme, kaçınma, istinkâf; bir hakkı yerine getirmeme, bir toplantıda ne lehte ne aleyhte oy kullanma. Abstinence theory of interest: Faizin, tüketimden vazgeçme teorisi, (makro e-kon.).Fertleri, cari tüketimden vazgeçirip gelirlerinin bir bölümünü tasarruf etmeye yöneltmek için onlara ek bir reel gelir sağlamak gerektiğini savunan klasik teori. Abstract: Özet, ekstre, hesap özeti. Abstraction: Soyutlama. Bir olayı açıklayabilmek veya onunla ilgili öngörüde bulunabilmek için yalnızca birkaç etkenin ele alınıp diğerlerinin ihmal edilmesi işlemi. Özellikle model kurulmasında yapılır. ABTA: Association of British Travel Agents, (İngiliz Seyahat Acenteleri Birliği). Abuse of rights: Hakkın kötüye kullanılması, (huk.). Abuse: Hakkı kötüye kullanma, suiistimal, (huk.). Abusive: Yolsuz, kötüye kullanma eğiliminde olan, (huk.). Accelerated depreciation: Yatırımın ilk yıllarında üreticinin daha fazla eskime ve aşınma payı ayırmasına, dolayısıyla daha az vergi ödenmesine olanak sağlayan her hangi bir amortisman yöntemi. Bir tür yatırım teşvik politikası niteliği taşır. Accelerated development: Hızlandırılmış gelişme, (paz.), perakende satış yaşam döngüsünde ikinci aşama, piyasa payındaki hızlı artış şeklinde kendini gösterir.
__________________ ÖLÜMÜNE SEVDALI :rose: YAKINDA NISANLI SENI COK SEVIYORUM ÖMRÜM |
| | |
| | #3 |
| Onursal Üye ![]() Üyelik Tarihi: Oct 2006 Bulunduğu Yer: Düsseldorf/Germany
Mesajlar: 4.110 Teşekkür Etme: 1.139 2.441 Mesajina 7.181 Defa Tesekkur edildi Tecrübe Puanı: 35 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Accelerating premium: Artan oranlı prim. İşçilere üretim artışına paralel olarak artan oranlarda prim ödenmesi, üretimi özendirici bir ücret yöntemi. Acceleration clause: İpotekte veya taksitli satışlarda taksitlerden birisi zamanında ödenmezse tüm borcun hemen ödenmesini öngören hüküm. Acceleration: Hızlandırma; borçlunun sözleşmeye uymaması yüzünden alacaklının vadesinden önce alacağını isteyebilmesi, borcun süresinden önce muaccel olması, (huk.). Accelerator coeffîcient: Hızlandıran katsayısı, bkz: accelerator principle. Accelerator principle: Hızlandıran prensibi. Yatırım harcamalarının reel GSMH’ deki artış hızına bağlı olduğunu belirleyen bir teori. Buna göre, GSMH artan bir hızla büyürken net yatırımlar buna paralel olarak artar. GSMH' nin artış hızı sabitleştiğinde (bu hız yüksek bir düzeyde olsa bile) net yatırım artışı sıfır veya çok düşük olur. Accelerator-multiplier model: Hızlandıran-çoğaltan modeli. Acceptable quality level: Kabul edilebilir en düşük kalite düzeyi, (işi.). Acceptance bili: Muhatap tarafından onaylanmış poliçe, kabul. (huk.). Acceptance credit: Kabul kredisi. Bir bankanın, bir tacire, onun çektiği poliçeyi "kabul" ederek açmış olduğu kredi. Acceptance for honor: Hatır kabulü, muhatabı tarafından kabul edilmeyen poliçeyi üçüncü bir kişinin kabul etmesi. Acceptance House: Takas Odası. Bankaların, birbirlerinin üzerine çekilmiş çeklerin ve senetlerin günün sonunda denkleştirilmesine yarayan kuruluş, genellikle merkez bankası binasında ve bu bankanın denetiminde toplanır. Acceptance in blank: Karşılıksız kabul, beyaz kabul. Acceptance liability: Kabul kredisi; borçlu adına kredinin geri ödenmesini bankanın üstlenmesi. Acceptance sampling: Örnek ile mal kabulü. Acceptance theory of authority: Otoritenin kabul teorisi. Yöneticinin gücünün, işçilerin onun otoritesini kabul etme konusundaki istekliliğine bağlı olması inancı. Acceptance wage: Asgari kabul ücreti. Bir kimsenin belli bir işi kabul etmesi için ona önerilmesi gereken en düşük ücret. Acceptance: Akseptans, kabul, (huk) Bir poliçenin adına çekilen kişi tarafından imzalanarak kabul edilmesi, bkz: banker’s acceptance. Accepted: Bono üzerine vurulan "kabul edilmiştir" damgası. Accepting bank: Poliçeyi "kabul" eden banka. Acceptor: Poliçeyi kabul eden, onaylayan kimse, (huk.) Access to market: Pazara girme, pazara ulaşma, pazara çıkış. Accession rate: İşe giriş oranı, işe yeni girenlerle eski işçiler arasındaki oran. (işi.) Accessions: Yeni işçi işe alma. (işi.) Accessory equipment: Yardımcı gereç, donatım, araç-gereç. Sanayi üretimi için gerekli olan, yatırım malları kadar pahalı olmayan, kullanımı birkaç yıl süren ve şekil değiştirip nihai ürünün parçası durumuna gelmeyen sermaye araçları. Accessory: İkinci derecede suç ortağı. (huk.) Accident insurance: Kaza sigortası. Accident proneness: İşçinin normal kaza yapma oranı. (işi.) Accident severity rate: Her bin iş saatinde iş kazası dolayısıyla kaybedilen günlerin toplamı, (işi.). Accident severity: İşte kaza nedeniyle kaybedilen zamanın tümü. (işi.) Accommodation endorsement: Hatır cirosu, emre yazılı bir senedin devredilebilirliğini artırmak amacıyla üçüncü bir kimsenin ona imza koyması. Accommodation paper: Hatır senedi, bkz: accommodation bili. Accommodiation bili: Hatır senedi, finansman bonosu. Gerçek alış verişle ilgili olmayarak bir kimse lehine düzenlenen kısa vadeli bono; o kişi bu bonoyu piyasada kırdırarak nakit elde eder, dolayısıyla kısa süreli bir nakit sağlama aracıdır. Accomodating transactions: Denkleştirici işlemler. (ulus. ikt.) Ödemeler bilânçosuna kaydedilen işlemlerin bir grubu, diğer grup ise otonom işlemler (auto-nomous transactions) den oluşur. Denkleştirici işlemler otonom işlemlerin doğurduğu dengesizlikler dolayısıyla yapılan işlemlerdir, resmi döviz rezervlerindeki değişmeler gibi. Accomplice: Suç ortağı, (luık.). Accord and satisfaction: Zararın ödenmesi için zararı yapan ile zarara uğrayan arasında varılan anlaşma, (huk.). Accord: Uygunluk, uyum, anlaşma, uzlaşma, sulh olma, (huk.). Account abstract: Hesap özeti, dekont. Account activity: Hesap hareketi, hesabın işleme sıklığı. Account balance: Hesap bakiyesi. Account book: Hesap defteri. Account executive: Hesap yöneticisi, (paz.). Reklâm şirketi ile müşteri arasındaki temel bağlantı; müşteri adına reklâm şirketinin faaliyetlerini yöneten kişi. Account nıanagement pölicies: Muhasebe yönetimi politikaları, (işi.). Satış elemanlarının kimlerle temasa geçeceği, ne tür satış ve müşteri hizmetleri faaliyetlerine girişileceği ve bu faaliyetlerin nasıl yerine getirileceği gibi konulara yönelik politikalar; bir reklâm şirketinde muhasebe yöneticisinin müşterileriyle ilişkilerinde uyguladığı politikaları ifade eder. Account only check: Mahsup çeki. Account party: Hesap açan taraf, (ulus. ikt.). Dış ticaret işlerinde, bankası akreditif açan taraf genellikle alıcı. Account statement: Hesap özeti. Account: Hesap, mevduat. Accountabüity: Mali sorumluluk, denetime açık olma, hesap verme, (huk., muh.). Accountable warrant: Ödeme emri, verile emri, (muh.). Accountable: Sorumlu, muhasebe kayıtlarına kaydı gereken işlem, tanımlanabilir olan. Accountancy: Muhasebecilik, saymanlık, muhasebe. Accountant: Muhasebeci, sayman, muhasip. Accountant's certificate: Muhasebecilik belgesi, hesap uzmanlığı sertifikası. Accounting control: Muhasebe de netimi.(1) Muhasebe işlemlerinin doğruluğunu sağlayan kuralların tümü, (2) ayrıntılı hesapların içinde toplandığı grupların belirli tarihlerdeki toplamlarının denetlenmesi. Accounting costs: Muhasebe maliyetleri. Doğrudan yapılmış olan parasal giderler. Accounting earnings: Muhasebe kazançları. İşletmenin bilânçosunda kayıtlı kazançları. Accounting entity: Muhasebe kayıtları tutan şirket veya işletme. Accounting equation: Muhasebe eşitliği. Varlıkların borçlarla öz sermayenin toplamına eşit olması. Accounting equation: Muhasebe kayıtlarında aktif ve pasif tarafların birbirine eşit olması. Accounting exposure: Kur değişmelerinin muhasebe etkisi, dönüştürme etkisi (translaüon exposure) olarak da adlandırılır. Bir, çok uluslu şirketin ana merkez dışındaki şubelerinde o ülkelerin ulusal paraları ile tutulan gelir, gider, borç ve alacakları vardır. Daha sonra bunlar ana ülke parasına dönüştürülerek merkezin bilânçosu ile birleştirilir. Bu birleştirme dolayısıyla kurlardaki değişmelere bağlı olarak pay sahiplerinin hisselerinde ortaya çıkan değişkenliği ifade eder. Accounting idendity: Muhasebe özdeşliği. Yapılış özelliği dolayısıyla zaman içinde her an geçerli olan bir özdeşlik. Örneğin bilânçoların çift kayıtlı muhasebe tekniğine göre tutulmaları dolayısıyla aktif ve pasif kısımlarının toplamı daima birbirine eşittir. Accounting period: Muhasebe dönemi. İşletmenin kâr ve zararlarının hesaplandığı belirli zaman aralığı, örneğin yıl, ay veya mevsimlik dönemler gibi. Accounting policy: Muhasebe politikası, muhasebe kayıtları tutulurken uyulması gereken ilke ve kurallar. Accounting process: Muhasebeleştirme süreci. Bireysel işlemlerin bilânçoya kayıt yöntemi. Accounting profit: Muhasebe kârı. Bilânço kârı da denir. İşletmenin toplam gelirlerinden, toplam muhasebe giderleri çıkartıldıktan sonra kalan pay, işletmenin sahiplerinin elde ettikleri kâr. Accounting records: Muhasebe kayıtları. Accounting risk: Muhasebe riski. Kur değişmelerine bağlı olarak, dövize bağlı varlıklarla döviz borçlan arasındaki faiktan dolayı net servette değişme riski. Accounting: Muhasebe. Bir işletme hakkındaki mali bilgileri düzenli bir biçimde kaydetme tekniği. Accounts payable: Borçlu hesaplar, (muh.). İşletmenin satın aldığı mallar dolayısıyla çeşitli satıcılara karşı yüklendiği toplam borçlar. Accounts receivable flnancing: Alacak hesaplan finansmanı. (1) İşletmenin alacak hesapları karşılığında örneğin bankalardan kısa süreli finansman elde etmesi. (2) İhracatta, ihracatçının malını göndermesi ve ödemenin daha sonra yapılması olanağını tanıyarak ithalatçıya dolaylı finansman sağlaması. Accounts receivable management: Alacak hesaplan yönetimi. İşletmenin kimlere kredi açacağı, kredinin hangi koşullarla kullanılacağı ve çürük alacakların nasıl tahsil edileceği gibi konuların kararlaştırılması. Accounts receivable: Alacaklı hesaplar, (muh.). Çeşitli alıcıların bir satıcıya olan ve bir yıl içinde tahsil edilmesi beklenen borçların toplamı. Accredit: Güvenmek, itibar etmek, kredi açmak, yetki vermek. Accretion: Büyüme, gelişme, değer artışı, nema. Accrual accounting: Tahakkuk temelli muhasebe. Bir muhasebe yöntemi, buna göre gelir ve giderler ödemelerin gerçekte yapıldıkları zaman değil tahakkuk ettiği vakit kaydedilirler. Accrual basis: Tahakkuk esası, gerçekleşme esası. Accrual date: Tahakkuk tarihi, (muh.). Accruals payable: Tahakkuk eden borçlar. Accruals: Tahakkuklar. Firmanın satın alınan mallardan ötürü değil, hizmetler dolayısıyla (örneğin ücretler gibi) ödeme zamanı gelmiş olan cari borçları. Accrued asset: Tahakkuk etmiş, fakat henüz tahsil edilmemiş gelirler. Accrued dividend: Tahakkuk eden (fakat henüz dağıtılmamış) temettü. Accrued expense: Tahakkuk etmiş, fakat henüz ödenmemiş giderler, (muh.). Accrued income: Tahakkuk etmiş, henüz tahsil edilmemiş gelir, (muh.). Accrued interest: Tahakkuk etmiş faiz. Kuponlu tahvillerde son kupon ödemesinden beri gerçekleşmiş olup da henüz ödenmiş olmayan faiz. Accrued liability: Tahakkuk etmiş, fakat ödenmemiş olan borç, (muh.). Accrued-benefit cost method: Sağlanan yarar maliyeti yöntemi. Bir emeklilik planının normal maliyetlerini hesaplama yöntemi. Buna göre, şirket emeklilik sonrasında sağlanacak herhangi bir yararın bugünkü değeri ölçüsünde bir katkıda bulunmalıdır. Accumulated depreciation: Birikmiş amortismanlar. Accumulated earnings: Birikmiş gelirler, temettü olarak dağıtılmamış kazançlar, (muh.). Accumulation of capital: Sermaye birikimi, yeni yatırımlarla ülkenin üretim kapasitesindeki artışlar. Accumulation: Birikim, birikinti, sermaye birikimi. Achievement motive: Başarma güdüsü, (yön.). Amaç doğrultusunda engelleri ve güçlükleri aşma azim ve kararlılığı.
__________________ ÖLÜMÜNE SEVDALI :rose: YAKINDA NISANLI SENI COK SEVIYORUM ÖMRÜM |
| | |
| | #4 |
| Onursal Üye ![]() Üyelik Tarihi: Oct 2006 Bulunduğu Yer: Düsseldorf/Germany
Mesajlar: 4.110 Teşekkür Etme: 1.139 2.441 Mesajina 7.181 Defa Tesekkur edildi Tecrübe Puanı: 35 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Acid rain: Asit yağmuru. Yağan yağmurun nitrojen oksit ve sülfür dioksitin atmosferdeki su buharı ile birleşmesinden oluşan sulandırılmış nitrik asit ve sülfürik asit bileşimlerini içermesi durumu. Acid-test ratio: Asit test oranı. Firmanın likiditesini ölçmeye yarayan bir yöntemdir; işletmenin nakit, alacak hesapları ve kısa zamanda likiditeye çevrilebilir menkullerinin toplam cari borçlarına oranlanması ile elde edilir; likidite oranı (liçuidity ratio) olarak da adlandırılır. Acknovvledgement of debt: Borcu kabul etme. Acknowledgement: Tanıma, kabul, onay, borç ikrarı, itiraf, (huk.). Acquest: Müktesep mal, (huk.). Acquired firm: Devralınan firma. Mal varlığı ve borçlarıyla bir diğeri tarafından satın alınan firma. Acquired right: Kazanılmış hak, müktesep hak, (huk.). Acquired surplus: Devralınan kâr, bir işletme ile birleşen başka bir işletmenin getirdiği kâr, (muh.). Acquired: Kazanılmış, müktesep. Acquirer: Devralıcı (firma). Bir firmayı toplam mal varlığı ve borçlarıyla kendine katan firma. Acquis: Temel Avrupa Birliği yasalarını ifade eden bir terim, anlaşmalar ve bugüne kadar olan topluluk hukuku bu kapsama girer. Bazen Avrupa Birliği'nin mal varlığı anlamında da kullanıldığı olur. Acquisition cost: Devralma maliyeti, (muh.). Acquisition: Edinme, kazanma; edinilen, kazanılan şey, bir şirketin diğerini devralması. Acquittance: Borcu ödeme, serbest bırakma, ibra belgesi. Across-the-board: Genel, tümden, herkese aynı uygulanan, ülke çapında. Act of bankrupty: İflas işlemi. Act of God: Zorlayıcı neden, mücbir sebep, ortaya çıkması önceden kestirilemeyen olay, (huk.). Act of parliament: Parlamento kararı, yasa. Act of providence: Zorlayıcı neden, (huk.). Act: İş, kanun, yasa, yasal eylem, olay. Acting direetor: Müdür vekili, müdüre vekâlet eden. Acting partner: Komandite ortak. Komandit şirketlerin sınırsız ve müteselsil olarak sorumlu ortakları. Action for evacuation: Tahliye davası. Bir taşınmaz malın haksız yere işgaline son vermek üzere açılan davalar. Action for nullity: İptal davası. Bir fiil veya kararın geçersizliğini sağlamak üzere açılan dava. Action for preemption: Şufa davası. Satılmakta olan bir malın öncelikle satın alınması amacıyla açılan dava. Action item list: Eylem kalemleri listesi (paz.). Pazarlama planlan hazırlanmasında yardımcı bir araç; üç sütundan oluşur: (1) görev, (2) görevi tamamlamadan sorumlu kişinin adı, ve (3) görevin bitirileceği tarih. Action research: Eylem araştırması, (yön.). Sistem problemlerini dönemsel olarak belirleme süreci; şöyle ki veri toplama, düzeltici işlem yapma, ilerle meleri değerlendirme, sürekli uyum sağlama ve uygulamadan öğrenme gibi aşamaları içerir. Action: İş, eylem, hareket. Active balance: Aktif bakiye, hesap alacağı. Active market: Çok hareketli piyasa. Active monetary policy: Aktif para politikası. Active partner: Sınırsız sorumlu ortak, komandite ortak. Active stock: Hareketli (çok alınıp satılan) hisse senedi. Activist policy: Aktivist politika. Makro ekonomik koşullarda öngörülen değişmelere tepki olarak belirlenen para veya maliye politikası. Activity ratio: Faaliyet oranı. Firmanın kaynaklarını kullanmadaki etkinliğini ölçme oranı Acts of state doctrine: Bağımsız devlet eylemleri doktrini. Bu doktrine göre, devlet ulusal sınırları içinde egemendir, dolayısıyla bir devletin yurt içi eylemleri başka bir devletin mahkemelerinde dava konusu edilemez. Actual budget: Gerçekleşen bütçe, (kamu maliyesi). Belirli bir yılda kesinleşen kamu gelir ve harcama rakamları, dolayısıyla ortaya çıkan bütçe açığı. Full employment budget (tam çalışma bütçesi) kavramından farklı. Çünkü bu ikincisi, eğer ekonomi tam çalışma düzeyine ulaşmış olsaydı, hükümet gelir ve harcamalarının, dolayısıyla bütçe açıklarının ne olacağının hesaplanmasını ifade eder. Actual cost: Gerçek maliyet, edinme maliyeti, üretim maliyeti. Actual defıcit: Gerçekleşen açık. Hükümet bütçesinde belli bir yılın uygulamasında ortaya çıkan açık veya fazla. Actual investment: Gerçekleşen yatırım. İşletmelerin gerçekleşen miktarlar olarak yapmış oldukları yatırımın toplamı, planlanan yatırımlarla planlanmamış yatırımlara eşittir. Actual labor force: Gerçek işgücü, (çalışma ekon.). Halen çalışsın veya çalışmasın, iş arayan insanların sayısı. Actual price: Gerçekleşen fiyat. Actual şelf: Gerçek kimlik. İnsanın gerçekte kendini nasıl gördüğü, ideal kimliğin (ideal şelf) tersi. Actual subsidy payment: Gerçek sübvansiyon ödemesi. Bir kimsenin, hükümetin uyguladığı gelir destekleme programından aldığı sübvansiyon miktarı. Actual: Gerçek, asıl, şimdiki, fiili. Actuarial: Sigorta şirketlerinde aktüarya hesaplarıyla ilgili, bkz: actuary. Actuary: Aktüer, (sig.). Sigorta poliçesi sahiplerinin, değişik özelliklerine (örneğin yaş, sigara alışkanlığı, yapılan iş, vs. gibi) göre zarar olasılıklarını hesaplayıp buna göre sigorta şirketinin kâr etmesi için gerekli primleri bulmakla görevli kişi. Acyclical: Düzensiz hareket. Konjonktür dalgaları boyunca düzenli bir hareket göstermeme durumu. Ad hoc arbitration: Kısa süreli hakemlik. İşçi işveren anlaşmazlıklarında hakemliğe başvurulduğunda, her yeni durum için bir hakem seçilmesi. Ad hoc comnıittee: Belirli bir amaç için kurulmuş, yalnız o amaçla sınırlı, geçici nitelikteki komite. Ad valorem tariff: Ad valorem tarife. İthal edilen malın değerinin (cif veya fob değeri) belli bir yüzdesi biçiminde alınan gümrük vergisi. Ad valorem tax: Mal üzerine konulan, malın değerinin belli bir yüzdesi şeklindeki vergi. Gümrük vergileri veya satış vergileri bu esasa göre konulabilirler. Ad.: Reklam, bkz: advertisement.. Adaptation process: Uyum süreci (paz.); Yeni bir ürünün öğrenilmesi ve satın alınmasında bireyin geçirdiği zihinsel ve davranışsal süreç; uyum süreci ikna, karar, uygulama ve onay olmak üzere beş aşamadan oluşur. Adaptation: Uyum. Fırsatlar ve tehlikeler dâhil çevresel koşullara tepki gösterme. Adaptive expectations theory: Uyarlanabilen bekleyişler teorisi. İktisatta davranışlarla ilgili bir teori; buna göre halkın gelecekteki enflasyon oranına ait tahminleri, yakın geçmişte gerçekleşen enflasyon oranlarına dayalıdır. ADB: Asya Kalkınma Bankası, (Asean Development Bank). Added worker hypothesis: Ek işçi hipotezi. Artan işsizlik karşısında aileye ekmek getirenler işlerini kaybettikçe, ailenin gelirindeki düşmeyi önlemek üzere başka aile bireylerinin de emek piyasalarına girmeye başlamaları görüşü. Addionality: Kaynak eklenebilirliği, (çevre). Çevre korunması için az gelişmiş ülkelere sağlanacak mali kaynakların sanayileşmiş ülkelerce bu ülkelere yapılan dış yardımları azaltmaması, bunlara ek bir nitelik taşıması ilkesi. Additional markup: Ek artış oranı; beklenmedik talep ve maliyet artışı gibi nedenlerle normal perakende fiyatların yükseltilmesinde kullanılır. Adequate pay: Ecri misil, (huk.). Bir malın kullanılmış olması dolayısıyla sağlanmış olan menfaatin parasal değerinin takdir edilmesi. Adequate sample: Uygun örnek, ana kütleyi temsil etmek üzere yeterli hacim, nitelik ve genişlikte alınan örnek. Adjourn: Ertelemek, başka güne bırakmak, (huk.). Adjudication in bankrupey: İflas kararı. Adjudication: Mahkemenin hüküm vermesi, karar verme. Adjunct account: Tamamlayıcı hesap. Adjustable peğ system: Ayarlanabilir sabit kur sistemi (ulus. iktisat). Bir sabit kur sistemi. Bu sistemde ülkenin ulusal parası birbüyük yabancı ülkenin ulusal parasına bağlanır. Ulusal paranın belirlenen sabit yabancı para kuruna parite adı verilir. İçinde bulunulan temel ekonomik dengesizlikler dolayısıyla belirlenen kuru daha fazla sürdürmek olanağı kalmayınca hükümet yabancı paranın kurunu yükseltir, bu olaya devalüasyon denir. Dış fazla veren ülkeler de resmi döviz kurunu düşürme kararı alır, yani revalüasyon yaparlar. İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1973'e kadar uygulanan uluslararası para sistemi böyle bir ayarlanabilir sabit kur modeline dayanıyordu. Adjustable-rate loan: Değişken oranlı kredi. Faiz oranı piyasa faiz oranlarıyla yükseltilen veya düşürülen krediler. Piyasa faiz oranına göre uyum sağladıkları için bu tür krediler ödünç alıcı ve ödünç vericileri bu değişmeler karşısında zarara uğramaktan kurtarır. Adjustable-rate mortgages (ARM): Değişken oranlı ipotek. Ödünç vericiye kredinin vadesi içinde faiz oranını değiştirme yetkisi veren ipotek sözleşmesi. Adjusted present value: Düzeltilmiş bugünkü değer. Sermaye bütçelemesinde kullanılan bugünkü değer yaklaşımında işletmenin her bir nakit akımında ayarlama yapılmasına dayanan farklı bir yöntem. Nakit akımlarındaki bu ayarlama bazı faiz ve masrafların indirilmesine dayalı vergi avantajlarına ve projeye bağlı özel indirimli diğer finansman ayrıcalıklarına göre yapılır. Sonra her grup nakit akımı, onunla ilgili uygun bir risk oranına göre iskonto edilir. Adjustment assistance: Uyum yardımları. Düşük fiyatlı yabancı mal ithalatından zarara uğrayan yerli işçi ve endüstrilere, başka alanlara kaymaları veya yeni mesleklere uyum sağlayabilmek üzere yeniden eğitilmelerini için o ülke hükümetleri tarafından sağlanan mali yardımlar. Adjustment bond: Kâra katılmalı tahvil, sermayesini artıran veya azaltan bir işletmede eskilerinin yerine çıkartılan tahviller. Adjustment in the balance of payments: Ödemeler bilânçosu denkleşme mekanizması, ödemeler bilânçosundaki bir açık veya fazlanın giderilmesini sağlayan mekanizmalar. Adjustment mechanism: Dış denkleşme mekanizmaları, bkz: adjustment in the balance of payments. Adjustment policies: Dış denkleştirme politikaları, (ulus. ikt.). Ödemeler bilânçosundaki bir açığın (fazlanın) giderilmesi için hükümetlerin izledikleri para, maliye ve kur politikaları. Adjustment: Uyum, denkleşme, ödemeler bilânçosu açık ve fazlalıklarının giderilme süreci. Administer: Yönetmek, idare etmek, yapmak, uygulamak. Administered channel: Yönetimli kanal, (paz.). Dolaylı bir dağıtım kanalı düzenlemesi; şöyle ki dağıtım sürecinde egemen olan firma pazarlama programını planlar ve sorumlulukları belirler. Administered prices: Yönetilen fiyatlar, narh. Esnek olmayan (inflexible) fiyatlar da denir. İlk kez Gardner C.Means tarafından kullanılan bir kavram. Arz ve talep güçlerine tepkide bulunacak biçimde hareketli olmayan fiyatlardır. Bunlar genellikle tam rekabetçi olmayan firmalar tarafından konulur ve haftalarca, hatta aylarca aynı düzeyde kalırlar. Hükümetlerin belirli zaruri tüketim mallan üzerine koydukları narhlar ve Sosyalist rejimlerde belirlenen fiyatlar da bu türdendir. Administered vertical marketing system: Yönetimli dikey pazarlama sistemi. Kanal kontrolü, kanalda yer alan bir firmanın ekonomik gücü ile sağlandığı bir dağıtım sistemi. Administrated pricing hypothesis: Belirli derecede tekelci güce sahip firmaların, fiyatları keyfi biçimde belirleyip oldukça uzun süreler bu düzeylerde sabit tuttuklarını öne süren görüş. Administration: İdare, yönetim, hükümet, idarecilik, uygulama. Administrative board: Yönetim kurulu. Adnıinistrative budget: İdari bütçe (kam. maliye.). Devlet giderlerinin devletin idari ve siyasi kurumlarına göre dağıtılması esasına göre hazırlanan bütçe. Administrative costs: Yönetim giderleri. Düzenleyici veya yönetici görevler yapan kamu kuruluşlarının faaliyetleri dolayısıyla yapılması gereken dolaysız masraflar, örneğin memur maaşları, araç-gereç ve benzeri giderler.
__________________ ÖLÜMÜNE SEVDALI :rose: YAKINDA NISANLI SENI COK SEVIYORUM ÖMRÜM |
| | |
| | #5 |
| Onursal Üye ![]() Üyelik Tarihi: Oct 2006 Bulunduğu Yer: Düsseldorf/Germany
Mesajlar: 4.110 Teşekkür Etme: 1.139 2.441 Mesajina 7.181 Defa Tesekkur edildi Tecrübe Puanı: 35 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Administrative expenses: İşletme giderleri, (işi.). Bir işletmenin yönetim giderleri. Administrative Law: İdare Hukuku. Kamu kurumlarının görev ve yetkilerini inceleyen bir Hukuk dalı. Administrative learning: Yönetimde öğrenme aşaması. Şirkette sosyal sorumlulukların gelişmesinde bir aşama; bu aşama sırasında yönetici ve denetleyicilere sosyal problem ve baskıları çözebilmek amacıyla gerekli yeni bilgiler öğretilir. Administrative tribunal: İdare Mahkemesi. Kamu kuruluşlarının karar ve eylemlerine karşı açılan davalara bakan mahkeme. Administrator: Yönetici, vekil, vasi, mirası yöneten. Admissable: Kabul edilebilir, uygun. Adnıission: Kabul, giriş, işe kabul olunma, giriş ücreti. Adopt a resolution: Karar ya da yasa çıkartma. Adoptation process: Uyum süreci, (paz.). Yeni bir ürünün öğrenilmesi ve satın alınmasında bireyin geçirdiği zihinsel ve davranışsal süreç. Uyum süreci beş aşamadan oluşur: Bilgi, ikna, karar, uygulama ve onay. Adulteration: Tağşiş. Dürüstlük ilkelerine aykırı olarak bir malın içine konulan değersiz başka bir madde ile tüketiciyi aldatma. Advance against bili: Senet karşılığı avans. Advance against consignmenet: Mal (emtia) karşılığı avans. Advance against documents: Vesaik (belgeler) karşılığı avans. Advance bili: Peşin çekilen poliçe, malı alıcıya göndermeden önce çekilen poliçe. Advance on wages: Önceden ödenen ücret. Advance payment: Avans olarak ödeme, ön ödeme. Advance premium: Ücretine mahsuben ödenen avans, (işi.). Advance tax: Peşin vergi, geçici vergi. Advance wages: Önceden ödenen ücret, avans olarak verilen ücret, (işi.). Advance: Avans. Tahakkuktan önce yapılan ödeme, ön ödeme. Advanced capitalisnı: "İleri" kapitalizm, (kalk.). Özel mülkiyete dayalı, fakat kamu sektörünün temel rol oynadığı bir ekonomik sistem. Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya ve Avustralya gibi çoğu gelişmiş piyasa ekonomileri ileri kapitalizme örnektir. Advanced technology: İleri teknoloji, bkz : technological change. Advantage: Avantaj, yarar, çıkar, üstünlük. Adverse daim: Karşıt iddia, (huk.). Adverse possession: Yasal nedene dayanmayan fiili zilyetlik, fiili işgal. Adverse selection: Ters seçim. Fiyat politikasının yalnızca en az tercih edilen müşterilerin işlem yapmasına yol açması durumu; örneğin, sigorta primlerindeki artış sonucu yalnızca en yüksek risklere karşı sigorta yaptırılması gibi. Advertisement allowance: Reklâm indirimi. İmalatçının, ürününün reklâmını yapmak veya onu sürekli sergilemek üzere perakendeciye yaptığı ödeme veya nakit ıskontosu. Advertising agency: Reklâm ajansı. İletişim ve pazarlama alanlarında uzmanlaşan ve bu hizmetleri müşterilerine sunan işletme. Advertising campaign: Reklâm kampanyası. Bir mal veya marka için gerçekleştirilen reklam programı; uyum, ana tema ve özel amaçları içerir. Advertising costs: Reklâm masrafları. Reklâm araçlarına ödenen toplam giderler veya okuyucu ya da izleyici başına masraf biçiminde ölçülür. Maliyetler genellikle izleyici durumundaki her bin kişi temeline göre ifade edilir. Ancak gazete reklâmlarında kural dışı olarak milyon başına maliyet ölçüsü kullanılır. Advertising dcpartment: Reklâm bölümü, reklâm servisi. Reklâmcının bağlı olduğu işletmenin örgüt yapısında bir birim, tasarlayın ve teknik personeli içerebilir ve başında bir yönetici bulunur. Advertising media: Reklâm araçları. Reklâmın yapılmasında aracılığından yararlanılan iletişim araçları (gazeteler, radyo, televizyon ve bilgisayar ağları gibi). Advertising research: Reklâm araştırması, yapılması düşünülen reklâmların etki ve sonuçlarının araştırılması, sonuçlarının değerlendirilmesi. Advertising theme: Reklâm teması. Reklâm kampanyasının genel olarak uyandırmayı amaçladığı ilgi. Tema bir mal, hizmet, tüketici veya benzeri bir konuya yönelik olabilir. Advertising: Satıcının mal veya hizmetlerini olası müşterilerine tanıtmak için basın yayın araçlarıyla yaptırdığı paralı tanıtma faaliyeti. Advice letter: İhbar mektubu. Advice of acceptance: Kabul ihbarı. Advice of payment: Ödeme ihbarı. Advice: İhbarname, uyarı. Advising bank: Haber veren (ihbarcı) banka, dış ticaret işlemlerinde, akreditifi açan bankanın (akreditif amiri) ihracatçının ülkesindeki muhabiri; bu banka ihracatçıyı akreditifin açıldığından haberdar eder, ancak akreditifle ilgili bir sorumluluk üstlenmez. Advisor (adviser): Danışman, müşavir. Advisory arbitration: İsteğe bağlı (istişari) hakemlik. Örneğin grevlerin yasak olduğu kamu sektörü gibi kesimlerde uygulanan isteğe bağlı hakemlik yöntemi, gerçeklen ortaya koymada bir forum görevi yapabilir. Tarafları dinledikten sonra, hakem bağlayıcı olmayan çözümünü bildirir. Advisory committee: Danışma komitesi. Advocacy advertising: Savunucu reklâm. Kamu oyunda tartışmalı bir konu hakkında bilgi sunmak veya belirli bir görüşü açıklamak üzere verilen reklâm. Advocacy: Avukatlık, yasal savunma. Advocate: Avukat. ADB: Afrika Kalkınma Bankası, (African Development Bank). Affective component: Duygusal etken. Davranışı açıklayan önemli etkenlerden birisi; bir kimsenin bir eşya veya olaya karşı duygularıyla ilgilenir. Affidavit: Noter veya benzeri resmi makamlar önünde verilen yazılı ve yeminli beyan. Affiliate: Dışarıdaki çok uluslu şirketle ilişkili yerel işletme. İçinde faaliyet gösterdiği ülkenin yasalarına göre kurulan, kısmen yabancı ülkedeki çok uluslu şirketin mülkiyetinde olan, fakat mutlaka onun denetimi altında bulunması gerekmeyen bir işletme türü. Affîliated conıpany: Bağlı şirket, (işi., huk.). Affiliated-institution risk: Bağlı kuruluş-ana kuruluş riski. Bir mevduat bankasının kendine bağlı mali kuruluşun sermayesini teminat olarak gösterip borç araçları çıkartması durumunda yüklendiği risk; böylece mevduat bankası kendi sermayesini artırmadan büyümüş olmaktadır. Affiliation motive: İlişkilendirme dürtüsü. İnsanları sosyal bir temele yerleştirme arzu ve isteği. Affirmative action: Onaylayıcı eylem, (işi.). Bir kurum veya işletmenin, azınlık, kadın veya diğer grup üyelerinin çalışanlar içinde düşük olan temsil oranlarını artırmak üzere özel istihdam hedefleri belirlemesi ve bunları karşılamak için bir takvim belirlemesi. Affluent: Zengin, bol. Affreighter: Donatan, deniz yoluyla mal taşımasında taraf,(huk.). Affreightment: Deniz taşımacılığı sözleşmesi, navlun sözleşmesi, (huk.). AFL-CIO: Amerikan Emek Federasyonu ve Sanayi Kuruluşları Kongresi (The American Federation of Labor and Congress of Industrial Organizations). ABD'nin en büyük bağımsız işçi sendikalarından birisi. After hours dealings: Borsa kapanışından sonra yapılan işlemler. After hours: Çalışma saatleri dışında. After sight bili: Vadeli, görüldükten bellibir süre sonra ödenecek olan poliçe. After-sale services: Satış sonrası hizmetleri, (paz.). Satıştan sonra alıcıya sağlanan kurma, bakım, onarım, yedek parça gibi hizmetler. After-tax income: Vergi sonrası gelir; gelirden vergi düşüldükten sonra kalan miktar. Age structure: Yaş grupları yapısı; ülke nüfusunun yaş gruplarına göre bileşimi; örneğin tipik olarak bir az gelişmiş ülke nüfusunun büyük bir bölümü 15 yaşın altında, çok ufak bir bölümü de 45 yaşın üzerinde bulunur. Age-earnings cycle: Yaşam boyu kazançları döngüsü. Kişinin yaşam süresinde elde ettiği kazançlarda görülen normal değişme eğilimleri. Hipoteze göre kişi genç yaşlardaki düşük gelir düzeylerinden başlar, gelirleri giderek artar, 45–50 yaş dolaylarında tepe noktasına ulaşır, sonra da düşüşe geçer ve emeklilik çağında sıfıra iner. Age-earnings profile: Yaşam boyu kazanç grafiği, bkz: age-earnings cycle. Agency costs: Vekille yönetme maliyeti, (işi.). Eğer sahipleri tarafından yönetilmiş olsaydı işletmenin maddi değeri ile onların vekilleri durumundaki yöneticiler eliyle yönetildiğindeki (daha düşük olduğu varsayılarak) maddi değeri arasında bulunan fark. Agency for International Development (AID): Uluslararası Kalkınma Ajansı, ABD'nin dış yardım programlarıyla ilgilenen kuruluş. Agency shop: Temsilci bürosu, (çalış ekon.). ABD'ye özgü bir tür işçi sendikası güvenlik sistemi. Buna göre, sendika üyesi olmayan işçiler sendikaya bir aidat ödeyerek çalışmanın bir gereği olan sendikal haklardan yararlanırlar. Agency theory: Vekâlet teorisi. İşletmelerde asıl (principal) ile vekil arasındaki, başka bir deyişle pay sahipleri ile onları temsil eden yöneticiler arasındaki ilişkileri inceleyen teori. Agency: Temsil yetkisi, vekillik, acentelik, belirli görevleri yerine getirmek üzere kurulmuş devlet dairesi, şube veya makam. Agent bank: Temsilci banka. Agent middlenıan: Komisyoncu aracı. Dağıtılan malların mülkiyetini hiçbir zaman üzerine almadan malın devrini sağlayan firma, komisyoncu. Agent wholesaling middlenıan: Komisyoncu toptancı, toptancı aracı. Esas işi toptancılık olan, fakat dağıtılan malın mülkiyetini üzerine almadan, diğer firmalar adına satış veya alış sözleşmeleri yapan bağımsız bir firma. Agent: (1)Acente, simsar, komisyoncu, (paz.). Malın mülkiyetini kendi üzerine almadan başkasının malını satan toptancı tüccar, elde ettiği gelir kâr değil komisyon veya ücrettir. 2. Vekil (huk.). Yasal olarak bir başkasını (asıl) üçüncü taraflara karşı temsil etme yetkisine sahip olan kişi.(3) Bir yörede kredi vermek üzere banka tarafından kurulan temsilcilik bürosu, mevduat kabul etmez ve teminat işlemleri yapmazlar. Agents of produetion: Üretim araçları, emek, sermaye, doğal kaynaklar ve girişim gibi üretim faktörleri. Aggregate demand (AD) curve: Toplam talep eğrisi, (makro ekon.). Halkın satın almayı arzu ettiği mal ve hizmet miktarlarıyla fiyatlar genel düzeyi arasındaki ilişkiyi gösteren eğri. Her talep eğrisinde olduğu gibi, toplam talep eğrisinin arkasında da önemli değişkenler yatar; örneğin, kamu harcamaları, ihracat ve para arzı, gibi. Aggregate demand externality: Toplam talep dışsallığı. Bir firmanın fiyat ayarlamasının tüm diğer firmaların ürünlerinin talebine yaptığı makro ekonomik etki. Aggregate demand: Toplam talep, (makro ekon.). Belirli bir dönemde ekonomide planlanan veya arzulanan harcamaların genel büyüklüğü. Fiyatlar genel düzeyi tarafından belirlenir ve yurtiçi yatırımlar, net ihracat, hükümet harcamaları ve para arzının etkisi altındadır. Aggregate depreciation: Toplam amortisman. Tüm ekonomideki sermaye mallarının toplam aşınma veya eskime tutarı. Aggregate inventory: Toplam envanterler. Bir ekonomideki tüm firma ve endüstrileri kapsayacak biçimde envanterlerin toplam değeri. Aggregate investment: Genellikle firmaların üretim tesisi ve donatım yatırımı ile mal stokları ve ev halkının yeni ev inşaatlarının toplamlarına verilen isim.
__________________ ÖLÜMÜNE SEVDALI :rose: YAKINDA NISANLI SENI COK SEVIYORUM ÖMRÜM |
| | |