![]() |
| |||||||
| Oyunlar | Fan Kulüpler | Kayıt ol | Albümler | Bloglar | Arama | Bugünkü Mesajlar | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
| Edebiyat Halk Hİkayeleri, Edebiyat, Türk edebiyatı, Türk Edebiyatında Roman, edebi yazılar, edebiyat hakkında |
![]() |
| | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
| | #1 | |
| Ç.a.t.L.a.K ' IM.. ![]()
Mesajlar: 11.702
Teşekkür Etme: 4.828
5.484 Mesajina 13.702 Defa Tesekkur edildi
Blog Yazıları: 149
Tecrübe Puanı: 107375006 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Dertlerin En Büyüğü DİL DERDİ Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim, Ya bunlar Türkçe değil, yahud ben Türk değilim!.. Oysa halis Türk benim; bunlar, işgalcilerim, Allah Türk`e acısın, yalnız bunu dilerim. Necip Fazıl Dertlerimiz sıralansa “dil derdi” birinci sırayı alır. “Bu kadar dert arasında dil de dert mi? Konuşamasak da koklaşıp gidiyoruz işte!” diyenlerin sayısı hiç de az olmaz memleketimizde… ”Benim oğlum Bina okur, döner döner yine okur.” misali, biz devamlı dilimizi okuyoruz; insanlar da bildiğini okuyor. Güvendiğimiz dağlara kar yağdığını, tuttuğumuz dalların elimize geldiğini gördükçe de yüreğimize kan damlıyor. Türkçe hepimizin dili olmasına rağmen, sahiplenen çok az. Koruduğunu zannederek tahrip eden ise kıyamet gibi... O kadar kötü bir çığır açıldı ki, herkes kendi uydurduğu dili konuşuyor, Türkçe`yi değil... Hatta karşılıklı konuşmalarda, birinin bir mânâya aldığı uydurma sözü, başka birisi başka bir mânâda kullanıyor ve gül gibi de anlaşıyorlar(!) Bu keyfîlik içerisinde bizim, karşımızdakinin ne demek istediğini anlamamız ve maksadımızı anlatmamıza imkân var mı? Birbirlerimizle anlaşamadığımız gibi; geçmişimizle anlaşmamız, onların bize bıraktığı şiir, hikâye, roman ve fikrî yazıları anlamamız da imkânsız. Böyle olunca geçmişle gelecek arasında köprü olmamız da mümkün değildir. Daha 10-15 yıl öncesine kadar bu işlerin ıstırabını duyan, Türk Dili`ni yaşatmak için mücadele eden çok kıymetli insanlar vardı; birer birer göçüp gittiler. Onlar, dilimizdeki kültür ve medeniyetimizi taşıyan kelimeleri kullanarak yaşatırlardı. Şimdi, az da olsa, yine dil müdafîleri var ama aralarındaki fark büyük: Bunlar, uydurma sözleri kullanmakta bir mahzur görmeden dilimizi koruyorlar(!) Kirli arktan temiz su akmaz. ”Ah dilim, vah dilim!” diye ağıt yakarak da dil korunmuş olmaz. Kelimeleri bizzat kullanmak ve kullandırmak gerek!.. Yeni nesiller anlamıyor bahanesi ile, kelime yerine ”sözcük” millet yerine ”ulus” hayat yerine ”yaşam” denmesi, eğer bir kasıt değilse, çok büyük bir gaflettir. ”Beni anlayın yeter; öncekiler mühim değil!..” anlayışı ise millî kültürümüze ve medeniyetimize yapılacak ihanetlerin en büyüğüdür. Dil rezaleti, dışarıdan bakılınca çok daha iyi fark ediliyor. Firenk hayranlığı sebebiyle kendi güzelim kelimelerimizi terk ederek, bizi sevmeyen Avrupalıların kelimelerini kullanmanın utancını, zilletini kaldıramıyoruz. Resmî yerlerde tercüman aracılığı ile konuştuğumuz zaman, bizi dinleyen bir Alman`ın, ağzımızdan pilan, pırogram, pıroblem, televizyon, radyo, otomobil, ambulans, banka, sigorta, politika gibi binlerce, kendilerinin olan kelimeyi duymasından utanıyoruz. Bu, onlar nezdinde dilimizi kifayetsiz gösteriyor ki, imparatorluk dili, medeniyet dili, hukuk dili olmuş güzel Türkçe’mize karşı bu çok büyük haksızlıktır. Atalarımız, ”Yanlış hesap Bağdat`dan döner.” demiş, ama dildeki bu iki başlı yanlışlıktan, yani Firenkçe kelimeler ve uydurmalardan bir türlü dönülemiyor; pek çok da şikâyetçi olmasına rağmen... 1996 başlarında çıkartıp, 17 sayı yayınladığımız bir dergimiz vardı. Orada, yurt dışında yaşayan insanımıza iyi konuşanları örnek göstermek gayesi ile bir küçük işe niyetlenmiştik: Herkesin dinlemesi mümkün olan, çok konuşan şahıslar, yani siyasetçilerimiz arasında dilimizi en iyi kimin konuştuğuna bir bakalım dedik. Ümidimiz yetmiş yaşının üstündeki siyasetçilerdeydi. Dikkatli takip ettik, notlar aldık, değerlendirmeler yaptık. Namzetler birer ikişer elendi; üç kişi kaldı. ”Sorun” suz, ”yaşam” sız, ”yanıt” sız, ”kanıt” sız. ”öneri” siz, ”ödün” süz, ”sel”siz-sümüksüz birisini tespite çalışırken, üçü birden eleniverdiler. Elimizde namzet kalmadığı için de müsabakayı iptal ettik. Kul sıkışmazsa Hızır yetişmez denmiş. ”Yaşlımız, gencimiz, siyasetçimiz, alimimiz, yazarımız, şairimiz, dilcilerimiz cılk oldu. Güzel dilimiz, elli yıl önce yazılan romanlarda, hikâyelerde, şiirlerde ve türkülerde kaldı.” diye efkârlanıp, onlarla tesellî bulmaya çalışırken bir dostumuz Kadir Mısıroğlu`nun ”Bin Uydurma Kelimeyi Boykot”(*) adını taşıyan kitabını verdi. Hemen oracıkta bir göz atınca, ıssızlığın ortasında bir can yoldaşına kavuştuğumu anladım ve çok sevindim. Demek yalnız değilmişim. (**) Mısıroğlu`nun kitabı, yukarıya aldığımız, Necip Fazıl`ın bizi ağlatan kıt`ası ile başlıyor. Üstad zaten yarım asır önce ”Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” diyerek halimizi tasvir etmişti. Bugün, o öz yurdun da bizim olup olmadığı şüphesine düştük. Kabul ettiğimiz misafirler evin bucağına yerleşti, biz kapı diplerinde kendimize yer arıyoruz. Güya ”Türkiye Türklerindir(!)” Bu da ayrı bir zillet, ama şimdi derdimiz dil... Kadir Mısıroğlu feryat ediyor ve adeta yalvarıyor: ”Aziz Genç!.. Dünyaya, bir cihan devletinin tabiî varisi olduğun şuuruyle bak!.. Redd-i miras ederek soysuzlaşmayı tercih etmiş olanlardan seni ayıran bu şuurun, düşünce ve hareketlerine asâlet, ciddiyet ve alemşumul bir alâka suretinde aksedişi, İslâmcı şahsiyetinin en kâmil ifadesi olsun! kaderin sevkiyle o azametli devletin ufukta belirmeye başlayan ba`sü badel mevtinden (yeniden dirilişinden) gâfil olma!.. Alem-i İslam yetmiş yıldır başsızdır. Cenab-ı Hakk bizim yerimize bir tayin yapma***** o şerefli makamı asıl sahibi için boş bekletmektedir. Bunu gör ve müstakbel vazifene liyakat yolunda ihmalkâr davranma!..” Ve şuurlu - daha doğrusu şuursuz - Müslümanlara vazifelerini hatırlatıyor: ”Güzel Türkçe’mize suikast, umumî manası ile İslam`a suikastın bir cüzüdür!.. Unutma ve affetme!.. Affetme ve fiiliyatta bu suikastın hainler veya gafiller kadrosu içinde yer alma!.. Kullandığın lisan bir alâmet-i fârika gibi senin Müslümanlığını haykırsın!..” Uydurma lâfların hiç yakışmadığı mekân, dinî meselelerin anlatıldığı, yazıldığı mekânlardır. Mısıroğlu, kitabının arka kapağında da buralarda konuşan hatipleri ve yazarları ikaz ediyor: ”Belki üzerinde lâyıkı ile durup düşünemediğin için bugüne kadar ”İslâmcı olmak” la ”uydurma kelimeleri kullanmak” arasındaki tezadı kavramamış olabilirsin!.. Unutma ki, hatadan dönmek bir fazilettir ve sen henüz öğrenme safhasındasın. Binaenaleyh bir has bahçedeki ayrık otlarını ayıklar gibi, lisanına takılmış olan uydurma kelimeleri hafızandan silinceye kadar işbu eseri daima yanında taşı... Dirilik ve şahsiyetin, gerektiğinde akıntıya karşı gitmeyi icap ettireceğini unutma!..” Mısıroğlu, kitabının önsözünde de şu güzel ve düşündürücü tespiti yapmış: ”Mübarek yazımızdan sonra, güzel ve zengin lisanımızı da kaybetmemiz, ecdat kanları ile sulanmış yirmi milyon kilometrekareden ziyade olan eski topraklarımızı kaybetmekten daha büyük bir felâkettir. Zira, insanlar kelimelerle düşünür. Düşünce ise fiilden evveldir. ... İnsanlarda milliyet hatta diyanet hissi, tefekkür ve tahassüsle beslenir, serpilir ve kâmil manası ile vücut bulur. Her biri tarih şuurumuzun bin bir hücresini, unsurunu teşkil eden, ecdadımızın zekâ, mizah ve idrak pırıltılarını taşıyan, şiire, nesire, ata sözlerimize kadar yerleşmiş olan, binlerce kelimeyi millî hafızamızdan kasden silmeye çalışmak, tarihî devamlılığımızda hazin bir kopukluk meydana getirecektir. Üstelik kullanılma***** nisyana (unutulmaya) terk edilmek istenilen kelimelerin pek çoğunun menşelerinin yüce Kur`anımız olduğu hatırlanırsa bundaki kötü niyetle akıbetin vehameti daha iyi kavranır.” ”Kaderin şu acı cilvesine bakınız ki; vatana adım atar atmaz, başka derdimiz yokmuş gibi bir kısım kendini bilmez torunlarına karşı Osmanlıyı, Türk çocuklarına karşı da Türkçe`yi müdafaaya mecbur bulunuyorum. Heyhat!..” Kadir Mısıroğlu`nu bu kitabından dolayı tebrik ediyor, müjdesini verdiği ”Türkçe`ye Suikast” adlı eserinin de bir an önce yayınlanmasını bekliyoruz. Ancak bir serzenişimiz var: Bu kitaba ”Bin Uydurma Kelimeye Reddiye” veya ”Bin Uydurma Kelimeyi Red” adı daha münasip düşerdi. Lüzumsuz uydurulan kelimelere ”hayır!” ama Firenkçe kelimelere de en az o kadar ”hayır!” alıntıdır | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Bebek Bağırsakta büyüdü | leyla_59 | Dünyadan Haberler | 6 | 09-08-2008 21:46 |
| Tutkularla Büyüdü Yangınımız | cindy | Edebi Yazilar | 0 | 08-07-2008 17:09 |
| İnternet Ne Kadar Büyüdü? | hayalet_0312 | Bilişim ve İnternet Dünyasi | 0 | 07-28-2008 14:56 |
| Avrupa'nın en büyüğü İspanya 0-1 | r.hande07 | Avrupadan Futboll | 2 | 07-03-2008 23:58 |
| ÖĞretmenler Ne Derdİ??? | pamukprenses | Komik Yazılar | 11 | 07-28-2007 16:14 |
Forumumuzda yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız İletisimden bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
Contact- İletişim Gizlilik Bildirimi Forum Kurallarımız